26 Nisan 2012 Perşembe

Hayatı Anlama ve Anlatma Çabalarım Vol:2

Bu gece diğer yazılarıma göre bir nebze olsun erken denebilecek bir saatte 03:10'da başlıyorum yazıma. Şu an beynim kafatasımın içinden fırlamak için bir delik ararcasına, dopdolu patlamaya hazır bir volkan gibi bekliyor içini boşaltmasını. Son birkaç yazımdan sonra blogum beni yakınen tanıyan insanlar tarafından takip sürekli takip edildiğini öğrendiğimden ötürü, otosansür yaparak yazmak zorunda kalıyorum. Keşke ilk başta yazmaya başladığım gibi sadece kendime yazabilseydim yazılarım. Nüdist yazılar olmaktan çıkıp, renkli elbiseler giydirmek zorunda kalıyorum üzerlerine. O yüzdendir, bu gece hiçbir isim, sahıs, yer, zaman belirtmeden yazacağım yazımı. Yazıma katmak istediğim çok insan var ama es geçeceğim onları. Yazımı yaratan gizli kahramanlarım olacak onlar.
Ben, "Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır" sözüne sonuna kadar katılırım. Bu gece beni gerçekten anlayan bir arkadaşıma, hayat hakkında bildiklerimi anlatmaya çalıştım. Beni az çok anladı, sonra o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bu yazıyı, yazma şevki geldi içime ve şu anda kendisini yavaş yavaş örüyorum.
Şu anda insanlara göstermek istemediğim bir ruh halindeyim. Ne kadar güçlü bir insan olsan da, insanın kaldıramadığı anlar olmuştur hep. Zayıf yönlerimi ulu orta açmak istemiyorum ama yine de, onlara dokundurmadan bu yazı yazılmayacak gibi. Bu yazım da, yine insan mahlukatının genel kişiliği ve hayatın esir olduğumuz düzeni üzerine olacak.
Daha fazla uzatmadan konuya ortasından giriş yapıyorum. Hayatım hep gerçeği aramakla geçti, en doğruyu, en iyiyi bulmak için kaç tane çürük yumurta ayıkladım sepetten sayısını bilmiyorum. Bu ilişkilerimde de böyle oldu hep. Hiçbir ilişkime gönül eğlendirme amaçlı başlamadım, hatta süper seksi hatunları bu yüzden çok defa reddettiğim olmuştur ve "gay misin olum" tepkileri almam da epey fazladır. Her sevgilim ya da tanımak için takıldığım kız için "acaba gerçek aşkım bu mu?" diye yaklaştım. Çoğunda ilk başlarda "galiba buldum" deyip zamanla hayal kırıklığına uğradım ve yanıldığımı farkettim. Sonra da aşka karşı olan bir adam oldum çıktım işte. İnsanın kendine acı çektiren bir şeyi, sevmemesi kadar doğal bir şey yoktur herhalde. Ama artık bıraktım, gerçek aşkmış, falanmış, fistanmış ayaklarını. Öyle bir şeyin olmadığına inanıyorum. Çevreme dikkatli baktığımda evlenen insanların kaçı, gerçek aşkıyla evli ki. Çok film izliyoruz ve filmlerdeki gibi gerçek aşkımızı arıyoruz. Filmler ne kadar doğru olabilir ki, mutlu biten filmler gerçek olabilir mi? Bence olamaz, hiçbir son mutlu olamaz çünkü. Mutlu biten film tamamlanmamış filmdir tek gerçek bu! Neyse konuyu dağıtmayayım. Gerçek aşkım bu mu diye kimi aklımdan geçirdiysem üzüldüm, o yüzden öyle bir aşka inanmıyorum artık.
Sevilmemeyi kaldıramayan bir yapım var benim. Şımarıklık, ukalalık diyebilirsiniz belki ama biri beni istediğim gibi sevmediği zaman dayanamıyorum. Başıma pek sık gelen bir durum değildir. Geldiyse de zamanında, çoğunda pişmanlıkla birlikte geri dönüşler aldığım için kendimi rahatlattım hep. Eski aşkım olup da zamanında değişik nedenlerle elimden kaçırdığım ama şimdi elimin altında olan insanları gördükçe egomu tatmin ediyorum sanırsam. Egoist biri olduğumu düşünmezdim taa ki şu ana kadar. Evet galiba ben egoistim. Ve hayatta kıymetimi bilmeyen birine, her ya da geç kıymetimi farkettiriyorum.
Ama keşke böyle olmasa, benim sitemim ne kendime, ne karşımdakine, benim sitemim; hayatın düzenine... Neden insan evladı zamanında birinin kıymetini bilmez ki, neden insanları hep öldükten sonra ölümsüzleştiririz ? Şu an eski zamanlara gittim yine, zamanında deli gibi aşık olduğum kızlar beni kaybettikten sonra kıymetimi bilir oldu. Olmasın böyle istemiyorum, kimse benim kıymetimi içimdekiler öldükten sonra bilmesin.
Sitemim kimseye değil tekrardan diyorum, insan varlığının genel kişilik yapısına. Ben bu dünyada yaşamak istemiyorum. Bu düzenin yolcusu olmak istemiyorum cidden. İnsanlardan, her şeyden artık o kadar soğudum ki keşke bir köpek olarak falan gelseymişim şu dünyaya. Hachiko filmini izlediğim kadar, hiçbir insan ilişkisi beni duygulandırmamaştır mesela. Kıymet bilmeyi, sadakati bir insanın bu köpek kadar yapabileceğini sanmıyorum.
Anlatmak istediğim bunlar değildi tam anlamıyla aslında ama otosansür yapa yapa kendime nerelere kadar geldim. O yüzden yazımı yavaştan noktalıyorum ve bir daha yazmamayı düşünüyorum. Düşüncelerimi rahatça yazamayacaksam, birilerini kırmamak için kendi kendime sansür uygulamak zorunda kalıyorsam, yazmamamın hiçbir anlamı yoktur bundan sonra. İlk defa bir yazımı serim, düğüm yapıp çözümsüz bitiriyorum. Okuyan herkese özürlerimi iletiyorum, çünkü ben artık insanları sevmiyorum...

6 Nisan 2012 Cuma

Babama...

Bu yazımı hayattaki en büyük özlemime, babama armağan ediyorum... Yüzlerce sayfaya sığmayacak bir hasreti birkaç paragrafa sığdırmaya çalışacağım. Cümlelerimde kelimeleri dans ettirmeye çalışmayacağım bu sefer, noktalama işaretlerine dikkat etmeyeceğim, içimden geleni olduğu gibi dökeceğim satırlara.
Saat yine sabahın beşi, uyku denen zat-ı muhterem yine geç kaldılar, bekletti beni bu vakte kadar. Okan Bayulgen'in bir sözü vardır; "İnekleşmiş insanlar erken vakitte uyurlar, düşünen insan ise geç vakitlere kadar uyuyamazlar, onlar yaratıcı olandır" gibi bir şeydi. Benimki de o misal, çok düşündüğümden olsa gerek bir türlü uyamadım şu Türkiye saatine yirmi üç yıldır, hala Büyük Okyanus'ta var olmayan bir kara parçasının üzerinde, hiç var olmayan sıradan insanların saatine göre uyuyorum. Neyse bu gece yine düşünceler aldı götürdü beni. Nereden, Nasıl geldi bilmiyorum ama babam geldi aklıma. Saatlerce yatakta kıvrandım da, yine de çıkmadı aklımdan bir türlü. Yazmayacağım bana kalsın düşüncelerim diyordum ki; seni bu kadar hissetmişken aklımda ve ruhumda, vucüt bul istedim kalemimin ucunda.
Benim kanımca, bir erkek çocuğunun babasıyla olan ilişkisini anlatan üç evre vardır. İlki; çocukluğunuzun ilk yıllarıyla başlar. Babanız gözünüzde bir ilahtır. Belki de bu evredeki bir çocuğa sorarsanız, "Baban mı daha güçlü yoksa süperman mi?" diye eminim birçoğu "babam" yanıtını verecektir. İkinci; ortanca evre, ergenliğin ve kanımızın deli akmasıyla başlayan muhalefet evresidir. Çoğu düşüncesi yanlış, birçok şeyi ters gelir size.Verdiği çoğu öğüt, söylediği çoğu söz bir kulağınızdan girip ötekinden çıkar. Tek gerçek vardır; sizin ve etkilendiğiniz arkadaşlarınızın yaptıkları ve düşündükleridir. Bu evre son evrenin hazırlayıcısıdır aslında bir nevi doğuş sebebi. Son evre hak verme evresidir. Zamanında dik başlılığınızla yaptığınız çoğu hatanın farkına vardığınız evredir. "Babam zamanında bana bunları derken haklıymış" dersiniz. Olgunlukla birlikte, gerçeklerin farkına yavaş yavaş varmaya başlarsınız. Ben bu evrelerin ikisini dolu dolu yaşadım. Son evreye daha yeni adımımı attığım anda "Haklıymışsın be baba!" diyeceğim insan yalnız bırakmıştı artık beni. Ben bu evreyi son zamanlar, hiddetli bir şekilde yaşıyorum. O muhalefet evresinde, yanlış düşünen adam olan babam, şimdi gözümde öyle bir büyük insan ki anlatamam.
Onu kaybettiğim zamanı hafızamdan öyle bir silmeye çalışmışım ki, bazen hala yaşıyormuş gibi geliyor aslında. Ölüm tarihini bile halen tam olarak bilmiyorum, şu an bilgisayarım yanımda olmadığı için internette gazetede çıkan haberlerine bakamıyorum. 9 ya da 10 hazirandı ama hangisiydi cidden bilmiyorum. Yaşanmamış bir gün kabul ediyorum o günü. Ailemden, sülalemden herkes son haline bakarkan son kez, bir tek ben bakmamıştım babama öyle. Aklımdaki son görüntüsü o olsun istememiştim, iyi ki de bakmamışım diyorum halen.
Babamı akciğer kanserinden kaybetmiştim ben. Sigarayı bırakmıştı aslında iki yıl öncesi ama, bu kanser illeti için bir engel değildi. Ben hep iyi huylu tipi sanıyordum, bana öyle demişler aslında. O yüzden güveniyordum babama, aklımın ucundan bile geçmiyordu kaybedeceği kanserle olan savaşını. Bir gün telefonum çaldı, amcam arıyordu, "Baban rahatsızlanmış Özgür, Nazmi amcan birazdan arabayla okuldan alacak seni" dedi Nail amcam. Apar topar Kırklareli'nin yolunu tutarken, yine benden gizleniyordu bazı şeyler ama ben anlasam da inanmak istemiyordum. Pek uzatmayayım saniyesi, saniyesine her şey aklımda unutmak istesem de. Hiç unutmam. O gün bile sadece bir kere yatak odasına geçip ağlamıştım, daha sonra da ağlamadım. Güçlü görünmek zorunda hissediyordum kendimi. Annemler, ablamlar, tüm akrabalar, eş, dost bana bakıp ağlarken bir de benim halime üzülsünler istememiştim bir yandan da. Hatta o gün ağlayarak gelen arkadaşlarımı bile, güler yüzle karşılayabildim. Şimdi düşünüyorum da, ben bile şaşırıyorum kendime. Neyse seni o günle hatırlamak istemiyorum baba, asıl o günden itibaren başladı her şey. Ne kadar çok değerli olduğunu bizim köyün mezarlığını hiç bu kadar kalabalık görmeyen, kilometrelerce öteden gelmiş insanların yüzlerinden anlayabiliyordum. En az 5000 kişi vardı diyordu, çoğu kişi. Şiir bile yazan arkadaşları vardı anısına, mikrofonda okudu hatta adamcağız. Şiirde babamın sosyalist, idealist, insancıl kimliğine vurgu yapmıştı, hatırladığım sadece bu sözcüklerdir şu an.
Ne büyük adammışsın be baba! Bana ufak tefek kızmaların olurdu ama en şiddetlisi de en güzel olanıydı. Hayatımın geri kalanında daima uygulayacağım ders... Bizim bağlara kiraz toplamaya giderken, çocuk aklımla başkasının bağından geçerken kiraz koparmıştım. İşte o zaman en büyük azarımı işitmiştim babamdan. Bir gram haram lokma yedirmemiştir bize ve bizi de öyle yetiştirmiştir. Paraya değer vermemeyi de  babamdan öğrenmişimdir ben. Bundandır belki her ay sonum sıkıntılı geçer :) Cimri olmamayı öğretmiştir bana hatta bana herşeyi diyebilir ama cimri asla diyemez herhalde karşımdaki insan. Paylaşmayı, yardım etmeyi beni ben yapan iyi olarak sayabileceğim çoğu özelliğimi babamdan öğrenmişimdir. Öyle ki, geçen bayram mezarını ziyarete gittiğimde mezarına su döken insanlar vardı. Ayak üstü sohbet ettik, babamın, öğretmen olmasına vesile olduğu bir kız varmış. Babası okutmayacakmış kazandığı okulu, babam, kızın babasını ikna edip kızın da eline para sıkıştırıp okutturmuş kızı. Kız (şimdilerde kadın) öğretmenmiş şu an. Akrabalarına tembih etmiş dua edin diye öğretmen hanım, ben de akrabalarından öğrendim o gün hikayeyi, değeri bir kat daha çoğalmıştı gözümde. böyle hikayeler çok duydum insanlardan, o yüzden girmeyeyim hiç. Bir taneyle kalsın.
İdealist bir adamdı benim babam. Eski, kaliteli idealist öğretmenlerdendi. Köy Enstitüleri, kominist yuvası diye kaldırılmış olsa da Kepirtepe'deki havası daha kaybolmamışken okumuş babam orada. Öğrenciyi eğitmenin yanında, gittiği yerdeki halkı da eğitmeyi öğretmişler ona. Ondandır babamın elinden her iş gelirdi. Halkı bilinçlendirsin diye zanaatı da bilirdi, sanatı da. Bana da etkisi epey dokunmuştur, eline tornavida almadan büyüyen çocuklardan değilimdir. Tamirat-tadilat işinden anlarımdır az çok. Sanatı da öğretmiştir babam bana. Son tiyatroma, babamı kaybetmeden bir, iki ay önce gitmiştim hatta. Adam bilet almış, ben tiyatro izleyeyim diye. Ben de "Bir tiyatro biletine yirmi lira fazla demiştim", kafama kuşlar sıçsın :) İstanbul'da her gün tiyatro varken, "gidelim, gidelim" diye diye bir türlü gidemedik daha.
Son üç yıldır kendimi geliştiremeyip, yerimde saydığımı düşünüyorum. Kafama takılan her soruyu cevaplayan bir adam vardı çünkü eskiden. En absürt sorularıma bile doğru cevap verebiliyordu. Çok okuyan bir adamdı, son zamanlar bile Cumhuriyet Gazetesi hiç düşmezdi elinden. Sosyalistim dediğini hiç duymadım ama solcuyum derdi. Hatta bir keresinde "Neden sağ ve sol demişler" diye sormuştum onu bile tahriçesine kadar açıklamıştı adam. O yüzden lisedeki genel kültürüm, yaşıtlarımın çoğuyla kıyaslanmayacak kadar iyiydi diyebilirim. Evde, bilhassa akrabalar geldiğinde sürekli siyaset, tarih, hayat bilgisi konuları en kaliteli biçimde konuşulurdu o zamandan kalma bilgilerim hala vardır.
Bana kişilik olarak kaliteli bir insanın nasıl olacağını öğrettiği gibi sosyal davranışlarımı da etkilemişti aslında. Farkında olmasam da arkadaş seçimlerimde etkileri büyüktür. "Şu hayatta çok kaliteli arkadaşlarım var" diyebiliyorsam babamın zamanında doğru insan seçmeyi öğretmesinden dolayı olsa gerek. İlk alkolümü bile babam içirmişti bana, "Sokakta serseri gibi içeceğine, çok canın çektiğinde adam gibi karşımda iç" demişti. O yüzdendir içmeyi bilmeyen adamla hala içmem. Bir keresinde öyle eve serseri gibi gelip, lavaboya gidip istifra ettiğim olmuştu. Onda da babamın tanıdığı, gittiğim dersanenin hocaları, kurucuları onlarla içmiştim çok severlerdi beni diye. Onlarla içtiğimi söyleyince bir şey demeyip gülümsemişti halime. Bir kahve yaptırmıştı anneme rahatlamam için hemen.
Çok uzun oldu buraya yazılacak bir yazı için, bana kalsa anlat anlat bitmez ama sonunu getireyim yavaştan yazımın.Hep kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan biri oldum şu hayatta, birinin torpiliyle bir şeyler başarmak çok imkanım olduğu halde hep onur kırıcı gelmiştir bana. Ama bazen kendimi öyle yüklü hissediyorum ki baba, işte o zamanlar çok arıyorum seni be. Umarım şu hayatta olmasını istediğin gibi bir evlat olurum, umarım senin gibi adam gibi adam olurum. İnsanlar vefat ettikten sonra da sevap kazanırlarmış evlatları hayırlı işler yaparsa, ben de sana sevap kazandırırım umarım. Sevap kazanmak için iyilik, faydalı işler yapmayı değil,  iyilik için iyilik yapmayı öğrendim senden o ayrı tabi. Son sözüm..., son söz olarak düşündüm de bir şey diyesim gelmedi, karşımda seni hayal ederken konuşsam bile sana karşı veda cümlesi kurasım gelmiyor. Sadece çok teşekkür ediyorum sana mekanın cennet olsun...
Sonradan eklemek istediğim bir şey var aklıma seni getiren iki şiir var. Birisini payşarak bitireyim yazımı, çok sevdiğin bir insanın sesinden Rudyard Kipling - Adam Olmak http://fizy.com/#s/1a3nu7