18 Aralık 2012 Salı

Teselli İkramiyesi

Cebi delik pantolona koyulmuş yüksek meblağda para gibi anlamadan yitirmişti değerlilerini. Yanlış yer ve zamana kurban edilmiş fırsatlardan biriydi hepsi. Ruhunu, zaman denen terziye diktirmeye giderken yakalamıştı onu çoğu, cebi delik halde. Yoldayken çıkardı zaten hep böyle şeyler karşısına. Bir şeylerden kaçarken, yolunu şaşırdığı anlarda arayıp da bulamayacağı kuytu, tenha köşelerde sıkışmış, keşfedilmeyi bekleyen saklı cennetlere rastlardı en beklenmedik anlarda. Büyük kayıpların ardından gelen dibe vuruşun teselli ikramiyesi gibi. Nasıl değerlendireceğini bilemediğin.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Demo Niteliğinde Yazılar Vol:2

Geldi, durdu, gitti. Geldi, durdu, gitti. Geldi, durdu, siktir olup gitti... Üç notalı, nakaratı uzun başa saran bir şarkıydı hayatına giren kadınlar onun için. Tek düze olmuş, kendini tekrar eden bir hayat! Gittikten sonra hepsinin aynı olduğu, varlıklarında ise "bu seferki farklı" dedirten, girdili çıktılı, kapı eşiğinden bakmalı kısa süreli hayat paylaşımlarıydı hepsi.
Misafirdi hep birilerinin hayatında, kalıcı değildi. O da istiyordu belki bir düzen kurmayı lakin yadırgıyordu belli bir zaman sonra yerini. Belki de "misafir şımartılmasını" seviyordu, kısa süreli el üstünde tutulmaları... Kimi kraliçe, kimi prenses, kimisi sultandı; demokrasi, hak ve eşitlikten söz edilemezdi. Çünkü daima birisi daha çok severdi, orta yolu yoktu. Eşit diye bir şey de yoktu zaten. Matematikteki soyut değerler için var olmuş bir kelimeydi, hayata uyarlandığında pratikte sınıfta kalan bir kelime.
O iyi olanı sevmek istiyordu sadece. Karşısına çıkan kendini ne kadar özel hissetse de onu özel kılan kendisi değil, karşısındaki adamın değer verilebilecek küçücük bir nokta dahi görse onu ödüllendirmek için elini korkak alıştırmamasıydı.
En sonunda hep yanıldığını fark etti. Hepsi kendisini özel hissetmişti ama onunla birlikteyken özel olduklarının farkına o an için varamıyorlardı. O öyle bir yüceltmişti ve büyütmüştü ki karşısındakileri, hiçbirisinin hayatına zorla girmemişken hatta çoğu onun hayatına girmeye çalışmışken şimdi kapı dışı edilmeye çalışılıyordu. Bu noktada özelden, genele yaklaşım ışık hızıyla kendisini gösterirdi. Anlıyordu ki bu da farksızdı, diğerlerinden tek farkı çıkış şekliydi belki de.
Hepsinin geri dönüşüne de tanıklık etti gidişlerine şahitlik eden gözleri. Kendini dünyanın en müthiş kadını hissederek gidenler; sıradan, basma kalıp bir varlık olduklarını hissettikleri gibi geri dönmeye çalıştıklarında, o zaten sıradan olduklarını gidiş anında anlayıp çoktan kapatıp kilitlemişti onlara kapıyı, asla açılmayacakmışçasına.
Hata yaptı, yaptı, yaptı, bir daha yaptı... Hatasının ne olduğunu da biliyordu, fazla değer yüklemek olduğunu da fark etti hep ama "ya bu hakediyorsa" dedi ve yine hata yaptı, yanıldı.
Değişti, ne mutlu ki en sonunda değişti. Anladı ki hayatına giren hiçbiri onun kadar değerli değildi. Yarattığı hayali karakterler, süper kahramanlardı sadece. Gerçek hayyatta var olmayan!

9 Kasım 2012 Cuma

Cinderellalar

Her şey güzeldir en başta, çiçekler, böcekler, falanlar, filanlar... Farklıyımdır diğerlerinden, daha zekisindir, daha anlayışlı, daha komik, daha olgun, daha çocuk, daha deli... Sonra ise hepsi aynıdır benim için böyle düşünenler. Tuhaf bir iz bırakmışımdır ve yok olmuşumdur hayatlarından, zamanla şekil değiştirse de o iz bazıları için ufak bir tebessüm, bazıları için pişmanlık, bazıları için ise nefret saklar bir parça içinde.
Pişman mıyım? Bakıyorum da değilim, pişman olan ben değilim, pişman olduğumu anlarsam bilin ki o zaman kaybetmişimdir. Kızgınım sadece kendime, değer verilmeyeceklere zamanında ne kadar değer yüklediğim için. Bir değil, iki değil, üç değil... Benleyken fazla götü kalkıktır karşımdakinin, dünyanın en güzel kızı zanneder kendini, dünyanın en tatlısı, şirini vs. tüm güzel anlamları yüklenir. Bakar ki "Ben buysam eğer daha iyilerini hakediyorumdur belki" der. Gider... Gider ama bulamaz sığındığı hiçbir bedende kendini bu kadar fevkalade yapan özellikleri. Dünyanın en güzel, en tatlı, en iyisi değildir halbuki kandırılmıştır belki de benim gözümde o kadar değerli olmuştur ki yanılmıştır. Sonra ne mi olur? Döner... Dönerler hep ama bulamazlar çarptıkları kapının ardında kimseyi. Başka bir kapıyı aralamışımdır çünkü çoktan, eski ben değilimdir. İyi biri de değilimdir artık, duygusuz, umursuz biriyimdir artık.
Onlarla birlikteyken övmem kendimi, karşımdakini yüceltir, kendimi yererim daha çok. Benim yanımda rahat hissetsinler isterim kendilerini, özgüven sahibi olsunlar isterim. Ama ne kadar da yanlış yaptığımı hep daha sonra farkederim. Özgüven güzel bir şeydir fakat onu kullanmayı bilmeyen, eziklik psikolojisine sahip insanlar ne yapacaklarını bilemezler çoğu zaman ve kendilerini bir bok sanıp o bokun içine batarlar belli bir zaman sonra.
Kül kedisi masalından çıkmış gibidir hepsi. Hepsinin bir saati vardır zamanla yok olurlar, sonrasında büyü bozulur her şey masaldaki gibi prensin tekrar onu bulmasıyla tekrardan güzel olduğu gibi olmaz. O prens hiç gelmez, kim bilir hangi kül kedisini prenses yapıyordur, bilinmez.

19 Ekim 2012 Cuma

Yollar...

Yol: Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık, tarik. (TDK)
Boş boş bakıp da düşündüren ender güzelliklerden biridir yollar benim için. Bir çok hikaye saklıdır içinde. Fotoğraflarda bile en çok sevdiğim fotoğraflar yol fotoğraflarıdır hep ucu bucağı gözükmeyen nerede bittiği gözükmeyen yollar, hayatın ta kendisidir aslında. Yol şarkılarımız vardır, yol hikayelerimiz hepsi birer anıdır bizim için.
Benim gibi durağanlıktan sıkılan biri için çok şey ifade ederler. Yollar gitmek için vardır ya da gelmek için, yollar değişim için vardır, bir şeyleri değiştirmek için, yeni sayfalar açmak için. Üzerine kitap yazmaya çalışsan, hiç sıkıntı çekmeyeceğin bir konudur.
Sonsuzluk kavramı, insan beyninin limitlerini zorlamasına rağmen akıl sır erdiremediği bir kavramdır. Yollarda da bulurum o büyüleyici kavramı. Sonsuzluğu, o bitmek bilmez yollarda.
Yazılacak çok şey varken yazılarımı fazla uzun bulduğumdan kısa keseceğim bu sefer. Kaan Çaydamlı'nın, Afili Filintalardaki o efsane baş yazısıyla bitireceğim. hislerime tercüman olan...
Yol zamanın bir fonksiyonu değildir.
Hız yolun zamana bölünmüş halidir.
İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.
Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir,
aksi durum yolda durmaktır.
Durmak sıkıcıdır.
Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez,
yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.
Yolun bittiği yerde durulmaz.
Ya önce durulur ya durulmaz.
Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar.
O sularda balık da vardır.
Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir.
Su aktığı yerin rengine bürünmez.
Ama sana öyle gelebilir.
Ayrıca yol bitmez.
O Labirentin duvarıdır…

















10 Ekim 2012 Çarşamba

Ben de İstiyorum düzgün Bir Hayat Yaşamayı

Gel gitlerle dolu saçma sapan bir hayatım oldu hep. Anlat anlat bitmeyecek traji-komik hikayelerim hiç bitmez, meşhurdurlar. Kişiliğim mi bu hayatı yarattı, hayat mı bu kişiliğimi yarattı bilmiyorum ama kişiliğim neyse hayatım da onun bir yansıması oldu iyice. Bir kere şuraya düşünmekten uyku tutmadığı için yazmayım diyorum. Geçmiş, şu an yaşadıklarım, gelecek kaygılarım sürekli beynimi kemiriyor malesef. Evden okula diye çıkıp günlerce evime dönmediğim oluyor, farklı farklı yataklarda kapatıyorum günlerimi. Tutunamıyorum bir türlü, "bu kadar hafif miyim?" diyorum "hayat böyle rastgele savuruyor beni". O, hiç bir zaman yaşamak istemediğim sıradanlaşmış hayatlardan birini yaşamak istiyorum artık. Varsın sıkıcı olsun, insan gibi olsun. Zaten insan dediğimiz malukatın hayatı rutin olmalı, sıradan, bayağı olmalı. Yaşadığımız hayat düzeni bizi bu hale sokmaya çalışmıyor mu zaten. Neden yoldan çıkıyorum ki ben herkes gibi yaşamak varken.
Ben de istiyorum düzgün bir hayat yaşamayı. Neyim oldu ki şu ana kadar düzenli işleyen bir tane normal insan gibi düzenli ilişkim olmadı, oldu sandım baktım ki olmamış. Rutine bağlar bizi sıkar dedik, kaçtık durduk. Kaç güzelim fırsatı da teptik durduk. Sadece aşk meşk mevzusunda da değil aklınıza ne gelirse her şeyde. Neden? Sistemin köpeği olmayalım dedik. Beni yakinen tanıyanlar bilirler karşıma çıkan büyük fırsatları ve onları tepişimi. Ağız sulandıran teklifleri heba edişimi. Kendi yolumu, kendim belirleyim derken saçma sapan yerlere saptım, dönüş yolunu kaybettim, doğru yol bu sandım yanıldım şimdi farkettim de doğru yolu hiç bulamamışım.
Düşmekten yorulmuşum ki artık, biraz daha sakin bir hayat yaşamak istiyorum. Düzene ayak uydurup, saçma sapan hayaller peşinde koşmayacağım bir hayat istiyorum artık. Beni üzmeyecek (zaten artık bir şeye üzülmez hale geldim) insanlar olsun sadece hayatımda istiyorum. Yanlış kişilere değer vermek istemiyorum, herkesi kendim gibi bilmek... Umarım bundan sonra her şey dilediğim gibi olur, sıradan da olsa insan gibi bir hayatım olur.

3 Ekim 2012 Çarşamba

losing their religion :)

Uzun süredir yazamadığım yazılarıma bir tespit, görüş niteliğindeki bir yazıyla devam etmek istiyorum bu seferki konumuz biraz farklı. İkili ilişkiler ve hayat üzerine yazıyordum genelde aslında konumuz farklı desem de aynı paralelde fakat içeriği farklı biraz. Maneviyat üzerine bir ilişki üzerine yazacağım. Evet bugün değinmek istediğim konu 'İnanç', bir yaratıcı olup olmadığını sorgulama, sorguşamadan direkt inanma üzerine olacak.
Bu yazıyı aslında Ramazan ayı içerisinde yazmayı düşünüyordum, bir ay boyunca en büyük gündemi din oluşturduğu için ama önemli değil din hayatımızın her daim içerisinde olan bir kavram. 
Aşırı dinci (dinci kelimesi itici gelmiştir bana aslında,dini kullanan gibi gelir bazen ama ülkemizde muhafazakar kesime söylenen bir hitap şekli olduğu için kullandım), muhafazakar tanıdığım, arkadaşım, eş, dostum çoktur. bunun yanında ateist, deist, agnostik, uçan spagetti canavarına tapan da bir çok arkadaşım, tanıdığım olduğu için bu konu üzerine iyi bir gözlem yapabildiğimi düşünüyorum. Şunu da öncelikle belirteyim benim inancım kimseyi ilgilendirmez ama hakkımdaki yanlış bilinen bazı şeyler canımı sıkmıyor değil. Ateist arkadaşlarım beni dini bütün biri olarak bildiği gibi, muhafazakar arkadaşlarımın bir kısmı da beni ateist zannediyorlar, hatta oruç tuttuğuma şaşırıp "sen ateist değil miydin" diye tepki verenler de oldu. Müslüman olduğumu belirtip en sonunda yazıma geçiyorum.
Malesef ki, İslam aleminde, bilhassa kökten dinci müslüman toplumların ilerleyememesindeki en büyük etkinin sorgulamaktan çekinmek olduğunu düşünüyorum. genetik miras mıdır, nedir anlamış değilim genelde müslüman toplumların çoğunda böyle bir durum hakim. Körü körüne inanma, bağlanma insanlara, toplumlara çok kötü şeyler yaptırabiliyor. Bunlara geçmişte çok kez şahit olmuşuzdur. Neyse konumuz dağılmasın, dal dala atlamayayım. Yakın çevrem de dahil olmak üzere, bakıyorum da çoğu ben diyen müslümanın Allah korkusu olmadığını farkettim. Allah korkusu ile cehennem korkusu birbirine karışmış durumda. İbadetini layıkiyle yapan müslümanlara sözüm yok genelleme yapmak istemiyorum bu konuda ama var olan böyle bir topluma değinmek istiyorum. İbadetlerin sevap kazanmak için yapılmasına karşıyım bunu demek istiyorum. Bir çok müslüman iyi davranışları yaparken ahlaki değerler çerçevesinde değil, sevap kazanma amaçlı yapıyorlar. 'Sevaptır2 diyerek yardım etmek o kadar itici geliyor ki içinden gelmiyorsa ne sevabıdır bu bir iyilik yapacaksan karşılığında bir şey beklemeden yapacaksın, sevap beklemek de neymiş.
Sen her konuyu kendine bağlıyorsun diyen arkadaşlarım vardı bana kızacaklar belki :) ama kendimden örnek vermek gerekirse, dinsel olarak önerilen, farz olan davranışların çoğunu dinsel açıdan bakmadan yapınca  tamamen tinsel olarak kendimi huzurlu hissettiğim için yapıyorum. Bir iyiliği sevap işlemek için yapmak çok saçma geliyor, yaptığın iyiliğin sana getirisi iç huzur olmalıdır kanahatindeyim, iyi bir şey yapmış hissiyatı ile insanın kendini iyi hissettiren bir hareket olduğunu düşünüyorum.
Yanlış yaptığını düşündüğüm bu müslümanlara kıyasla içi temiz çoğu ateist arkadaşımın bu dünya için daha değerli olduğunu düşünüyorum. Zaten ateistlere her zaman saygım vardır, severim de kendilerini. Çok yakın arkadaşlarımın içinde de vardır kendileri. Çocukluğumdan beri "Allah var mı, yok mu?" diye sorgulayıp, kafayı yiyecek duruma gelme eşiğinde var olduğuna inanan birisi olarak, benle aynı yolu izleyip sorgulayan fakat olmadığı kanısına varan ateist arkadaşlara da saygım sonsuzdur. Sorgulamadan inanan çoğu müslüman, budist bir ülkede doğsaydı budist, hristiyan bir ülkede doğsaydı hristiyan olurdu. Şimdi doğru diye inandığı dinin, yanlış olduğunu düşünecekti hayatına annesinin, babasının dini neyse ona inanarak devam edecekti. O yüzdendir ki sonradan müslümanlığı seçenleri de çok takdir ederim.
Ben sorgulayıp olduğu kanaatine varsam da olmadığı kanaatine varsaydım da kendime hayali karakter olarak bir tanrı oluştururdum her halde diye düşünüyorum :) Biraz şizofrenik bir durum gibi gözükse de insan çok kötü bir ruh halinde, durumda olduğunda, derdini kimse ile paylaşamadığı durumlarda tanrısıyla konuşabiliyor.  Bence insana kendini hissettiren her şey güzeldir ve bir tanrının olması da güzel bir şeydir. Güzel şeylerden de korkulmayacağı düşünülürse Allah korkusu diye bir terim yerine Allah sevgisi öbeğini kullanmak daha mantıklı gibi.
Son olarak ak sakallı dedemiz Karl Marx'ın "Dinler afyon gibidir, beyni uyuşturur" sözüne bir açıklama getirerek yazımı bitirmek istiyorum. Bir zamanlar sosyalist olmanın, dinsiz olma anlamına geldiği ülkemizde bundan rahatsızlık duyan bir kişi olarak şunu belirtmek isterim ki; Karl, yaşadığı dönemde kilise ile burjuvazi sınıfı birleşerek halkı sömürdükleri için bu sözü kullanmıştır. Zamanımızda da bu söz yanlış gibi gözükse de, ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Saygılar diliyorum herkese, kül tabağına tapana bile saygım vardır. Herkesin inancına saygı göstermeyi öğrendiğimiz zaman bu dünya daha yaşanabilir bir hal alacaktır...

5 Haziran 2012 Salı

Hayatı Anlama ve Anlatma Çabalarım Vol:3

Yazmayı bırakmıştım, yazmayacaktım artık blog yazıları ama her verdiğim kararı gerçekleştiremediğim gibi bunu da gerçekleştiremedim ve yazılarıma devam etme kararı aldım. Her ne kadar otosansürlü yazsam da artık, umursuzca yazmaya çalışacağım yine kendimce.
Bu aralar fazla melankolik bir havaya sahip olmakla birlikte, bohem bir hayat sürdürüyorum birkaç gündür. Nedenini bilmiyorum, belki biliyorum da kendime bile söylemek istemiyorum ama lanet olası bir ruh haline kavuştum iyice. Ama bu ruh hali beni, derin düşünmeye, hayatın gölgede kalan taraflarını görmeye itti biraz. Aslında her şey düşünmekle başladı, düşündükçe bazı gerçekleri gün yüzüne çıkardım hayatımdaki. Kandırılmışlıklarım aslında bana mutlu hayat sunan güzel yalanlarmış, öyle avunuyormuşum. Ta ki gerçeklerin korkunçluğuyla karşılaşana dek.
Memnunum aslında bu halimden her zaman gülen, güldüren biri olarak tanınsam da bu benim aslında reelist halim, her ne kadar lanet okusam da doğruları görmemi sağlayan halim. Çok genel konuşuyorum "ne saçmalıyor ulan bu" diyebilirsiniz ama isimler üzerinden gidemediğim için ister istemez böyle yazmak zorunda bırakıyor beni bu durum. Neyse konumuz bu değil aslında, sadece ruh halimin nedenini açıklamaya çalıştım anlaşılması zor bir biçimde.
Bugünkü konum sorumluluklar üzerine, beni şu hayatta en çok zorlayan beklentiler üzerine. Beni giderek boğan, insanların benden beklentileri üzerine...
O kadar çok insan var ki çevremde binlerce insanla muhattap oluyorum, çevrem övünmek gibi olmasın ama herkesin bildiği gibi kolay kolay kimsede olamayacak bir çevre ama bu güzel görünen özelliğimin aslında beni ne kadar da yorduğundan bahsetmek isteyeceğim. Genel olarak insanlara güven veren, hümanist, hoş sohbet bir yapım olduğunu düşünüyorum ve bu beni diğer insanların da sevmesini sağlayan bir güzellik olarak dönüyor bana. Ama bu insanların beni sevmesi ve benden karşılığında bir şeyler beklemesi o kadar çok yordu ki artık beni. Ailemin bir an önce okulumu bitirip, mesleğimi elime almamı istemesi (haklı olarak), arkadaşlarımın sürekli benle görüşmek üzere planlar yapması ve benim kimseyi kıramamdan kaynaklı çoğuna yetişmeye çalışmam ve yetişemediklerimin de "hep satıyorsun beni" tarzındaki veryansınları, kız arkadaşlarımın ise geleceğimin daha netlik kazanmadan benden gelecek ile ilgili beklentileri beni epey yordu ve her şeyi bırakıp gitme isteği doğurdu artık içimde. Aile, arkadaş, sevgili hepsine teker teker değineceğim bu yazımda.
İlk olarak ailemden başlamak istiyorum. Doğal olarak evladının, okuyup mesleğini eline almasını ister bir ebeveyn. Ama kişisel yapım gereği zevk almadığım bir şeyi kolay kolay yapabilen bir yapım yok malesef. Çok büyük konuşuyorum gibi olacak ama severek yaptığım işin, en iyisi olabileceğime inanırım hep ama ben severek yapabileceğim bir meslek tercihi yapmadım üniversiteye giderken. Daha doğrusu bilerek, isteyerek yazdım ama şimdi anladığım kadarıyla daha doğrusu iki yıldır anladığım kadarıyla paranın iyi bir şekilde döndüğü fakat zevk alarak yapamayacağım bir mesleğe yetiştiren bir bölümde okuyorum. Bu da benim derslerimin o kadar da iyi olmamasının en büyük nedeni diye düşünüyorum. Beni bilen bilir, hiçbir zaman paraya değer veren biri olmadın paranın ne kadar değerli bir kavram, madde olduğunu bildiğim halde. Amacım hiçbir zaman çok para kazanmak da olmadı, eğer mutlu olmayacaksam ne anlamı vardı ki paranın. O yüzden bu aralar gelecek hakkında, derin kaygılar barındırıyorum. Bazen bir bok olamayacağım galiba deyip karamsarlığa düşüyorum ama ben bu sektörde bir bok olamayacağım aslında. Ve kafamda son zamanlar öyle bir yerleşti ki bu düşünce başka sevebileceğim bir sektöre yönelip hayallerimin peşinden gitmeyi tercih edeceğim muhtemelen. Ama bu ileride fakir hayatı yaşamayı seçeceğim anlamına da gelmiyor tabi tam tersine severek yapacağım bir işte daha iyi yerlere gelebileceğimi düşünüp maddi yönden de daha güçlü olacağım anlamına geliyor. İşte bundandır ki ailemin benden beklediklerini karşılamakta zorlanıyorum ve sorumluluklarım yüzünden bu bölümü, bu sektörde çalışmasam dahi bir an önce bitirmeyi hedefliyorum. Ama okulun uzaması ve ailemin beklentileri beni bir hayli rahatsız edip, mutsuz yapıyor. Bu durumu ben de kendime yakıştıramıyorum tabi, bir an önce kendi maddi özgürlüğümü kazanıp iş hayatına atılmak istiyorum.
İkinci olarak arkadaşlarımın beklentilerinden bahsetmek istiyorum. Çok şükür çok sevilen biriyimdir. Elbet sevmeyen vardır, beni sevmeyenler olduğunu da biliyorum ama devede kulak misali kaldığı için pek kahale almıyorum, kendimi sevdirmeye uğraşmıyorum da zaten. Gel gelelim bu çok sevilme artık benim üzerimde baskı oluşturmaya başladı ve bundan cidden rahatsızlık duymaya başladım. "Amaaannn bu da dert mi" diyenler olabilir elbet ama çeşit çeşit insanla muhattap olmak, hepsinin derdine, mutluluğuna ortak olmak bir bedende onlarca insan yaşatıyor bana ve değer verdiklerimi de cidden kahale aldığım için bu durum beni çok yoruyor malesef. Hepsinin derdini kendi derdimmiş gibi yaşayıp, yardım etmeye çalışıyorum ve sanki şu ana kadar yüzlerce kez sevgilimden ayrılmış, onlarca kez anne, babam vefat etmiş, vs. dertler yaşamış gibi hissediyorum artık. Başkalarının mutluluklarına sevinmek teselli olsa da, yine de yetmiyor bu durumdan kurtulmama sıkıntılar daima baskın çıkıyor mutluluklardan. "Ulan sanane milletin hayatından ilgilenme herkesle" diyorum hep ama ilgisiz de olamıyorum işte. İlgilenmesem de, "Sen, bana benim sana verdiğim değeri vermiyorsun" tripleriyle karşılaşıyorum. Sen bana değer verebilirsin tamam kabul ben de değer veriyorum ama senin çok değer verdiğin beş insan varsa hayatta benim misli misli insan olduğu için o değeri gösteremiyorum işte bunu da anlatmakta zorlanıyorum. Daha sonra "hiç aramaz oldun hep biz mi arayacağız seni?, hani buluşacaktık yine satış, yine satış" gibi sözcükler duymaktan o kadar sıkıldım ki artık her şeyi, herkesi bırakmak istiyorum artık. Her nekadar dışarıdayken 23 yaşında bir birey nasıl davranırsa öyle davranmaya çalışsam da, çok yakın iki üç arkadaşımın bildiği gibi aslında 50 yaşındaki bir adam ruhunu taşıyor gibiyim. Bu durumu düzeltmek için her ne kadar çevremi sürekli daraltmaya çalışsam da, dünya nüfusu gibi gidenlerden çok gelenler daha fazla olduğu için bu durumdan da kurtulamıyorum.
Ve son olarak da şu ana kadar ki kız arkadaşlarımın beni boğan beklentilerine kısaca değinmek istiyorum. Bu arada evvela belirtmek isterim, bunu çok da dillendirdim zaten yakın çevreme yakın zamanda bir ilişki benim ve partnerim açından çok sakıncalı olacağını düşünerek hayatımı kimseyi sokmamayı düşünüyorum. O kadar insan uğraşımın içinde bu kadar emek gerektiren bir insan ikili ilişkisine gücüm yetmeyeceğini düşünüyorum. Zaten ilişkilerimin hepsinin kısa süreli olmasında da erken paydos edip kaçmaya çalışmam bunun doğru bir karar olduğunu gösterir nitelikte. Kısa süreli olmasının bir çok nedeni var aslında sadece uğraş gerektirmesi de değil tabi. Gerçek insanı bulmuşum sanıp kendimi çabuk kaptırmam ve ileride yanıldığımı farketmem en büyük nedeni olması lazım. Ve her ciddiye binen ilişkimde evlilik muhabbeti geçtiği zaman, korkup kaçmam da nicesi. Daha hangi mesleği bile seçeceğim belli değilken, ekonomik özgürlüğümü elime almamışken bu yaşta böyle planlar yapmak karşımdakini de üzmemek ve eğer evlenirsem doğacak çocuklarımın maddi yönden ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayabilecek miyim kaygılarım yüzünden kimseye ümit vermeden kaçmayı yeğliyorum ben de. Elimde bir anahtarlık var ve o anahtarlıkta onlarca anahtar var. Ve sadece biri o kilidi açabiliyor ve o kilidi açanı bulana kadar hepsini deneyeceğim ben. Bir sürü yanlış anahtarı geride bıraktım, doğru anahtara giderek yaklaşıyorum ama ben bu yaşımda o doğru anahtarı bulabileceğimi düşünmüyorum. Aralarından sadece biriyle evlilik yapacağım ve daha o kişinin de denenmemiş bir anahtar olduğunu bilerek yoluma devam ediyorum şu an. Belki de bırakıp, denemeyeceğim artık o anahtarları kimseyle evlenmeyeceğim hatta. Şu an yorgun bir insan olarak doğru anahtarın zamansız gelmemesini temenni ediyorum sadece. Çünkü ben yine diyorum beklentilerden o kadar yoruldum ki, hayatıma girecek kişinin ilgisizsin artık demesiyle karşılaşacağımı biliyorum.
Hayata yüzeysel bakabilsem çok mutlu olacağım biliyorum ama ben bu değilim işte. Değişmek de istemiyorum mutsuz olacaksam da övündüğüm kişiliğimle mutsuz olmak istiyorum. Bayağı bir kafa ütüledim yine sadece içimdekileri dökmek istedim beni daha iyi anlayın diye. Hepinize saygılarımı sunuyorum, zaman ayırıp okuduğunuz için de teşekkürler..

26 Nisan 2012 Perşembe

Hayatı Anlama ve Anlatma Çabalarım Vol:2

Bu gece diğer yazılarıma göre bir nebze olsun erken denebilecek bir saatte 03:10'da başlıyorum yazıma. Şu an beynim kafatasımın içinden fırlamak için bir delik ararcasına, dopdolu patlamaya hazır bir volkan gibi bekliyor içini boşaltmasını. Son birkaç yazımdan sonra blogum beni yakınen tanıyan insanlar tarafından takip sürekli takip edildiğini öğrendiğimden ötürü, otosansür yaparak yazmak zorunda kalıyorum. Keşke ilk başta yazmaya başladığım gibi sadece kendime yazabilseydim yazılarım. Nüdist yazılar olmaktan çıkıp, renkli elbiseler giydirmek zorunda kalıyorum üzerlerine. O yüzdendir, bu gece hiçbir isim, sahıs, yer, zaman belirtmeden yazacağım yazımı. Yazıma katmak istediğim çok insan var ama es geçeceğim onları. Yazımı yaratan gizli kahramanlarım olacak onlar.
Ben, "Ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır" sözüne sonuna kadar katılırım. Bu gece beni gerçekten anlayan bir arkadaşıma, hayat hakkında bildiklerimi anlatmaya çalıştım. Beni az çok anladı, sonra o anlattı ben dinledim. Daha sonra da bu yazıyı, yazma şevki geldi içime ve şu anda kendisini yavaş yavaş örüyorum.
Şu anda insanlara göstermek istemediğim bir ruh halindeyim. Ne kadar güçlü bir insan olsan da, insanın kaldıramadığı anlar olmuştur hep. Zayıf yönlerimi ulu orta açmak istemiyorum ama yine de, onlara dokundurmadan bu yazı yazılmayacak gibi. Bu yazım da, yine insan mahlukatının genel kişiliği ve hayatın esir olduğumuz düzeni üzerine olacak.
Daha fazla uzatmadan konuya ortasından giriş yapıyorum. Hayatım hep gerçeği aramakla geçti, en doğruyu, en iyiyi bulmak için kaç tane çürük yumurta ayıkladım sepetten sayısını bilmiyorum. Bu ilişkilerimde de böyle oldu hep. Hiçbir ilişkime gönül eğlendirme amaçlı başlamadım, hatta süper seksi hatunları bu yüzden çok defa reddettiğim olmuştur ve "gay misin olum" tepkileri almam da epey fazladır. Her sevgilim ya da tanımak için takıldığım kız için "acaba gerçek aşkım bu mu?" diye yaklaştım. Çoğunda ilk başlarda "galiba buldum" deyip zamanla hayal kırıklığına uğradım ve yanıldığımı farkettim. Sonra da aşka karşı olan bir adam oldum çıktım işte. İnsanın kendine acı çektiren bir şeyi, sevmemesi kadar doğal bir şey yoktur herhalde. Ama artık bıraktım, gerçek aşkmış, falanmış, fistanmış ayaklarını. Öyle bir şeyin olmadığına inanıyorum. Çevreme dikkatli baktığımda evlenen insanların kaçı, gerçek aşkıyla evli ki. Çok film izliyoruz ve filmlerdeki gibi gerçek aşkımızı arıyoruz. Filmler ne kadar doğru olabilir ki, mutlu biten filmler gerçek olabilir mi? Bence olamaz, hiçbir son mutlu olamaz çünkü. Mutlu biten film tamamlanmamış filmdir tek gerçek bu! Neyse konuyu dağıtmayayım. Gerçek aşkım bu mu diye kimi aklımdan geçirdiysem üzüldüm, o yüzden öyle bir aşka inanmıyorum artık.
Sevilmemeyi kaldıramayan bir yapım var benim. Şımarıklık, ukalalık diyebilirsiniz belki ama biri beni istediğim gibi sevmediği zaman dayanamıyorum. Başıma pek sık gelen bir durum değildir. Geldiyse de zamanında, çoğunda pişmanlıkla birlikte geri dönüşler aldığım için kendimi rahatlattım hep. Eski aşkım olup da zamanında değişik nedenlerle elimden kaçırdığım ama şimdi elimin altında olan insanları gördükçe egomu tatmin ediyorum sanırsam. Egoist biri olduğumu düşünmezdim taa ki şu ana kadar. Evet galiba ben egoistim. Ve hayatta kıymetimi bilmeyen birine, her ya da geç kıymetimi farkettiriyorum.
Ama keşke böyle olmasa, benim sitemim ne kendime, ne karşımdakine, benim sitemim; hayatın düzenine... Neden insan evladı zamanında birinin kıymetini bilmez ki, neden insanları hep öldükten sonra ölümsüzleştiririz ? Şu an eski zamanlara gittim yine, zamanında deli gibi aşık olduğum kızlar beni kaybettikten sonra kıymetimi bilir oldu. Olmasın böyle istemiyorum, kimse benim kıymetimi içimdekiler öldükten sonra bilmesin.
Sitemim kimseye değil tekrardan diyorum, insan varlığının genel kişilik yapısına. Ben bu dünyada yaşamak istemiyorum. Bu düzenin yolcusu olmak istemiyorum cidden. İnsanlardan, her şeyden artık o kadar soğudum ki keşke bir köpek olarak falan gelseymişim şu dünyaya. Hachiko filmini izlediğim kadar, hiçbir insan ilişkisi beni duygulandırmamaştır mesela. Kıymet bilmeyi, sadakati bir insanın bu köpek kadar yapabileceğini sanmıyorum.
Anlatmak istediğim bunlar değildi tam anlamıyla aslında ama otosansür yapa yapa kendime nerelere kadar geldim. O yüzden yazımı yavaştan noktalıyorum ve bir daha yazmamayı düşünüyorum. Düşüncelerimi rahatça yazamayacaksam, birilerini kırmamak için kendi kendime sansür uygulamak zorunda kalıyorsam, yazmamamın hiçbir anlamı yoktur bundan sonra. İlk defa bir yazımı serim, düğüm yapıp çözümsüz bitiriyorum. Okuyan herkese özürlerimi iletiyorum, çünkü ben artık insanları sevmiyorum...

6 Nisan 2012 Cuma

Babama...

Bu yazımı hayattaki en büyük özlemime, babama armağan ediyorum... Yüzlerce sayfaya sığmayacak bir hasreti birkaç paragrafa sığdırmaya çalışacağım. Cümlelerimde kelimeleri dans ettirmeye çalışmayacağım bu sefer, noktalama işaretlerine dikkat etmeyeceğim, içimden geleni olduğu gibi dökeceğim satırlara.
Saat yine sabahın beşi, uyku denen zat-ı muhterem yine geç kaldılar, bekletti beni bu vakte kadar. Okan Bayulgen'in bir sözü vardır; "İnekleşmiş insanlar erken vakitte uyurlar, düşünen insan ise geç vakitlere kadar uyuyamazlar, onlar yaratıcı olandır" gibi bir şeydi. Benimki de o misal, çok düşündüğümden olsa gerek bir türlü uyamadım şu Türkiye saatine yirmi üç yıldır, hala Büyük Okyanus'ta var olmayan bir kara parçasının üzerinde, hiç var olmayan sıradan insanların saatine göre uyuyorum. Neyse bu gece yine düşünceler aldı götürdü beni. Nereden, Nasıl geldi bilmiyorum ama babam geldi aklıma. Saatlerce yatakta kıvrandım da, yine de çıkmadı aklımdan bir türlü. Yazmayacağım bana kalsın düşüncelerim diyordum ki; seni bu kadar hissetmişken aklımda ve ruhumda, vucüt bul istedim kalemimin ucunda.
Benim kanımca, bir erkek çocuğunun babasıyla olan ilişkisini anlatan üç evre vardır. İlki; çocukluğunuzun ilk yıllarıyla başlar. Babanız gözünüzde bir ilahtır. Belki de bu evredeki bir çocuğa sorarsanız, "Baban mı daha güçlü yoksa süperman mi?" diye eminim birçoğu "babam" yanıtını verecektir. İkinci; ortanca evre, ergenliğin ve kanımızın deli akmasıyla başlayan muhalefet evresidir. Çoğu düşüncesi yanlış, birçok şeyi ters gelir size.Verdiği çoğu öğüt, söylediği çoğu söz bir kulağınızdan girip ötekinden çıkar. Tek gerçek vardır; sizin ve etkilendiğiniz arkadaşlarınızın yaptıkları ve düşündükleridir. Bu evre son evrenin hazırlayıcısıdır aslında bir nevi doğuş sebebi. Son evre hak verme evresidir. Zamanında dik başlılığınızla yaptığınız çoğu hatanın farkına vardığınız evredir. "Babam zamanında bana bunları derken haklıymış" dersiniz. Olgunlukla birlikte, gerçeklerin farkına yavaş yavaş varmaya başlarsınız. Ben bu evrelerin ikisini dolu dolu yaşadım. Son evreye daha yeni adımımı attığım anda "Haklıymışsın be baba!" diyeceğim insan yalnız bırakmıştı artık beni. Ben bu evreyi son zamanlar, hiddetli bir şekilde yaşıyorum. O muhalefet evresinde, yanlış düşünen adam olan babam, şimdi gözümde öyle bir büyük insan ki anlatamam.
Onu kaybettiğim zamanı hafızamdan öyle bir silmeye çalışmışım ki, bazen hala yaşıyormuş gibi geliyor aslında. Ölüm tarihini bile halen tam olarak bilmiyorum, şu an bilgisayarım yanımda olmadığı için internette gazetede çıkan haberlerine bakamıyorum. 9 ya da 10 hazirandı ama hangisiydi cidden bilmiyorum. Yaşanmamış bir gün kabul ediyorum o günü. Ailemden, sülalemden herkes son haline bakarkan son kez, bir tek ben bakmamıştım babama öyle. Aklımdaki son görüntüsü o olsun istememiştim, iyi ki de bakmamışım diyorum halen.
Babamı akciğer kanserinden kaybetmiştim ben. Sigarayı bırakmıştı aslında iki yıl öncesi ama, bu kanser illeti için bir engel değildi. Ben hep iyi huylu tipi sanıyordum, bana öyle demişler aslında. O yüzden güveniyordum babama, aklımın ucundan bile geçmiyordu kaybedeceği kanserle olan savaşını. Bir gün telefonum çaldı, amcam arıyordu, "Baban rahatsızlanmış Özgür, Nazmi amcan birazdan arabayla okuldan alacak seni" dedi Nail amcam. Apar topar Kırklareli'nin yolunu tutarken, yine benden gizleniyordu bazı şeyler ama ben anlasam da inanmak istemiyordum. Pek uzatmayayım saniyesi, saniyesine her şey aklımda unutmak istesem de. Hiç unutmam. O gün bile sadece bir kere yatak odasına geçip ağlamıştım, daha sonra da ağlamadım. Güçlü görünmek zorunda hissediyordum kendimi. Annemler, ablamlar, tüm akrabalar, eş, dost bana bakıp ağlarken bir de benim halime üzülsünler istememiştim bir yandan da. Hatta o gün ağlayarak gelen arkadaşlarımı bile, güler yüzle karşılayabildim. Şimdi düşünüyorum da, ben bile şaşırıyorum kendime. Neyse seni o günle hatırlamak istemiyorum baba, asıl o günden itibaren başladı her şey. Ne kadar çok değerli olduğunu bizim köyün mezarlığını hiç bu kadar kalabalık görmeyen, kilometrelerce öteden gelmiş insanların yüzlerinden anlayabiliyordum. En az 5000 kişi vardı diyordu, çoğu kişi. Şiir bile yazan arkadaşları vardı anısına, mikrofonda okudu hatta adamcağız. Şiirde babamın sosyalist, idealist, insancıl kimliğine vurgu yapmıştı, hatırladığım sadece bu sözcüklerdir şu an.
Ne büyük adammışsın be baba! Bana ufak tefek kızmaların olurdu ama en şiddetlisi de en güzel olanıydı. Hayatımın geri kalanında daima uygulayacağım ders... Bizim bağlara kiraz toplamaya giderken, çocuk aklımla başkasının bağından geçerken kiraz koparmıştım. İşte o zaman en büyük azarımı işitmiştim babamdan. Bir gram haram lokma yedirmemiştir bize ve bizi de öyle yetiştirmiştir. Paraya değer vermemeyi de  babamdan öğrenmişimdir ben. Bundandır belki her ay sonum sıkıntılı geçer :) Cimri olmamayı öğretmiştir bana hatta bana herşeyi diyebilir ama cimri asla diyemez herhalde karşımdaki insan. Paylaşmayı, yardım etmeyi beni ben yapan iyi olarak sayabileceğim çoğu özelliğimi babamdan öğrenmişimdir. Öyle ki, geçen bayram mezarını ziyarete gittiğimde mezarına su döken insanlar vardı. Ayak üstü sohbet ettik, babamın, öğretmen olmasına vesile olduğu bir kız varmış. Babası okutmayacakmış kazandığı okulu, babam, kızın babasını ikna edip kızın da eline para sıkıştırıp okutturmuş kızı. Kız (şimdilerde kadın) öğretmenmiş şu an. Akrabalarına tembih etmiş dua edin diye öğretmen hanım, ben de akrabalarından öğrendim o gün hikayeyi, değeri bir kat daha çoğalmıştı gözümde. böyle hikayeler çok duydum insanlardan, o yüzden girmeyeyim hiç. Bir taneyle kalsın.
İdealist bir adamdı benim babam. Eski, kaliteli idealist öğretmenlerdendi. Köy Enstitüleri, kominist yuvası diye kaldırılmış olsa da Kepirtepe'deki havası daha kaybolmamışken okumuş babam orada. Öğrenciyi eğitmenin yanında, gittiği yerdeki halkı da eğitmeyi öğretmişler ona. Ondandır babamın elinden her iş gelirdi. Halkı bilinçlendirsin diye zanaatı da bilirdi, sanatı da. Bana da etkisi epey dokunmuştur, eline tornavida almadan büyüyen çocuklardan değilimdir. Tamirat-tadilat işinden anlarımdır az çok. Sanatı da öğretmiştir babam bana. Son tiyatroma, babamı kaybetmeden bir, iki ay önce gitmiştim hatta. Adam bilet almış, ben tiyatro izleyeyim diye. Ben de "Bir tiyatro biletine yirmi lira fazla demiştim", kafama kuşlar sıçsın :) İstanbul'da her gün tiyatro varken, "gidelim, gidelim" diye diye bir türlü gidemedik daha.
Son üç yıldır kendimi geliştiremeyip, yerimde saydığımı düşünüyorum. Kafama takılan her soruyu cevaplayan bir adam vardı çünkü eskiden. En absürt sorularıma bile doğru cevap verebiliyordu. Çok okuyan bir adamdı, son zamanlar bile Cumhuriyet Gazetesi hiç düşmezdi elinden. Sosyalistim dediğini hiç duymadım ama solcuyum derdi. Hatta bir keresinde "Neden sağ ve sol demişler" diye sormuştum onu bile tahriçesine kadar açıklamıştı adam. O yüzden lisedeki genel kültürüm, yaşıtlarımın çoğuyla kıyaslanmayacak kadar iyiydi diyebilirim. Evde, bilhassa akrabalar geldiğinde sürekli siyaset, tarih, hayat bilgisi konuları en kaliteli biçimde konuşulurdu o zamandan kalma bilgilerim hala vardır.
Bana kişilik olarak kaliteli bir insanın nasıl olacağını öğrettiği gibi sosyal davranışlarımı da etkilemişti aslında. Farkında olmasam da arkadaş seçimlerimde etkileri büyüktür. "Şu hayatta çok kaliteli arkadaşlarım var" diyebiliyorsam babamın zamanında doğru insan seçmeyi öğretmesinden dolayı olsa gerek. İlk alkolümü bile babam içirmişti bana, "Sokakta serseri gibi içeceğine, çok canın çektiğinde adam gibi karşımda iç" demişti. O yüzdendir içmeyi bilmeyen adamla hala içmem. Bir keresinde öyle eve serseri gibi gelip, lavaboya gidip istifra ettiğim olmuştu. Onda da babamın tanıdığı, gittiğim dersanenin hocaları, kurucuları onlarla içmiştim çok severlerdi beni diye. Onlarla içtiğimi söyleyince bir şey demeyip gülümsemişti halime. Bir kahve yaptırmıştı anneme rahatlamam için hemen.
Çok uzun oldu buraya yazılacak bir yazı için, bana kalsa anlat anlat bitmez ama sonunu getireyim yavaştan yazımın.Hep kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan biri oldum şu hayatta, birinin torpiliyle bir şeyler başarmak çok imkanım olduğu halde hep onur kırıcı gelmiştir bana. Ama bazen kendimi öyle yüklü hissediyorum ki baba, işte o zamanlar çok arıyorum seni be. Umarım şu hayatta olmasını istediğin gibi bir evlat olurum, umarım senin gibi adam gibi adam olurum. İnsanlar vefat ettikten sonra da sevap kazanırlarmış evlatları hayırlı işler yaparsa, ben de sana sevap kazandırırım umarım. Sevap kazanmak için iyilik, faydalı işler yapmayı değil,  iyilik için iyilik yapmayı öğrendim senden o ayrı tabi. Son sözüm..., son söz olarak düşündüm de bir şey diyesim gelmedi, karşımda seni hayal ederken konuşsam bile sana karşı veda cümlesi kurasım gelmiyor. Sadece çok teşekkür ediyorum sana mekanın cennet olsun...
Sonradan eklemek istediğim bir şey var aklıma seni getiren iki şiir var. Birisini payşarak bitireyim yazımı, çok sevdiğin bir insanın sesinden Rudyard Kipling - Adam Olmak http://fizy.com/#s/1a3nu7

31 Mart 2012 Cumartesi

gülümseyen gözler :)

Bugün, güneşli bir cumartesi öğlen üstüsünde, ayık kafayla gündüz gözüyle başlıyorum yazıma. Bu sefer bana yeni demlemiş olduğum taze çayım ve vişne suyum eşlik ediyor, arka fonda da hayat veren güzel nameler süslüyor odamı. Melankolik yazılar da bir yere kadar tabi, gerçek kişiliğimi yansıtan hayat dolu bir yazı yazma gayretindeyim bu denememde.
Hava da bir açıp, bir kapanıyor o da benim gibi dengesiz biraz. Ben de güneşi gösterip, kapatan mavi gökyüzü üzerine serpiştirilmiş beyaz bulutlu havalar gibiyim, kişiliğimi anlatmak için güzel bir örnek oldu diyebilirim bu.
Çevremde bahar depresyonu mudur, nedir bilmiyorum ama bu ara çok depresif arkadaşım var. Onlara elimden geldiğince yardım ederken, kendimi biraz kötü hisseder gibi oldum ama yine toparladım kendimi çok şükür. Bu yazıyı depresyona meyilli arkadaşlarıma armağan edeyim en iyisi ben. Hayatın güzel yönlerini göstermeye çalışacağım elimden geldiğince.
The Secret (Sır) diye bir kitap vardı. Bundan birkaç yıl öncesine kadar dünyayı kasıp kavuran, best seller olan bir kitap çoğunuz hatırlar. Ben de elime alıp okumaya başlamıştım ama aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmasından çok sıkılıp, kapağını kapatıp ana fikri anlayanlardanım. Çok saçma gelen yönleri vardı kitabın ama ana fikri bence gayet doğruydu. "Sen dünyaya pozitif enerji yayarsan, o sana pozitif yansır" gibisinden bir ana fikri vardı söylemek istediği. Kitabı okudum, sonra düşündüm biraz... Ve dedim ki "Adamlar hayatın şifresini çözmüş aga" Sonra uygulayım dedim bu felsefeyi ve şaşırtıcı sonuçlar almaya başladım. Auramın çok tuhaf bir şekilde çok güçlü olduğunu farkettim. Örnek vermek gerekirse; uzun süre muhattap olduğum insanlarla aynı anda aynı şeyleri düşünmek, batak, okey vs oyunlar oynarken çok çene yapıp kendime güvenerek oynadığımda iyi eller gelmesi gibi falan filan... Kendi hayatımda bunu uyguladıktan sonra mutsuz arkadaşlarıma tavsiye amaçlı hayata pozitif yönleriyle bakmayı aşıladım. Beni dinleyip uygulayanlar gerçekten mutlu oldular.
"İyi tamam, hayata pozitif yönlerinden bak diyorsun da nasıl bakalım" diyenler olacaktır. Aslında olayın ana kahramanı "gülümsemek", çevrenizde somurtkan insanlar varsa sizin mutlu olmanız beklenemez eğer böyle sadist bir kişiliğe sahip değilseniz tabi. Çevrenizdeki her şey üstünüze bile gelse siz yine de gülümseyim, çevreniz de sizden etkilensin onlar da gülümsesin. Konar, göçer dertleri fazla büyütmeyin kafanızda, küçük sorunlarla uğraşmak küçük insanların işidir. O yüzden boşverin takmayın çoğu şeyi diyorum size ve yazımın sonunda size anlatmak istediklerimi en iyi açıklayacağını düşündüğüm bir şarkıyla veda ediyorum :) http://fizy.com/#s/1i0uyq Pijama - Boşvermişim Dünyaya ;)

18 Mart 2012 Pazar

"İlk Görüşte Aşk" büyük bir yalandır

Bu gece sevip, sevilme olayına kafa yormak istiyorum. Söylediği sizleri çok sevdiğim kelimelerle arası gayet iyi olan Oscar Wilde'ın "Kadınlar kulaklarıyla sever, erkekler gözleriyle." sözü bu yazıyı yazmama neden oldu diyebilirim. İstisnalar kaideyi bozmaz diyerekten sözün hakkıyla söylenmiş bir söz olduğunu düşünüyorum. O istisnai durumlardan biri de benim aslında ama genele vurursak durum bu.
Şimdileri pek sorgulamıyorum ama eskiden sevgilim olan insanların, kısa süreli takıldığım insanların, tanımaya çalıştığım insanların beni ne için sevdiğini hep sorgulardım.Hiç unutmam yıllar önce bir gece, çok yakın arkadaşlarıma bile beni neden seviyorsunuz diye mesaj attığımı hatırlarım :) doğal olman, güvenilir olman, sen olduğun için... gibi cevaplar gelmişti arkadaşlarımdan, neyse konumuzun dışına çıkmak istemiyorum. Arkadaşlık ilişkilerinden çok gönül ilişkileri hakkında yazmak istediklerim. Şöyle bir düşündüm bu gece, "kız arkadaşlarım beni neden sevdi, eğer gerçekten sevdilerse?" diye. Daha sonra da "Peki ya ben neden onları sevdim?" dedim, Oscar Wilde'ın sözü işte burada yardımcı oldu bana. Kendimi anlatabildiğim kızları etkileyebilmiştim ben ve ne yazık ki çenemin tavan yaptığı çoğu kız aslında benim gerçek aşkım değildi belki de onu farkettim. Çünkü düşündüm de gerçekten aşık olduğum kişiyle konuşurken nefes almak bile zor geliyordu kalbimin çarpıntısından, yaşadığım heyecandan, kelimeleri yan yana dizmek, diğer kızlara yaptığım gibi kendi deyimimle kelimeleri dansettirmek ne mümkün. Ama ben de onları zamanla sevmeyi öğrendim ve çoğunun düşüncelerine aşık oldum diyebilirim. Kadınlar aslında doğru olanı yapıyordu kulaklarıyla seviyorlardı. Benim düşüncelerimi, yaptıklarımı, hayallerimi, zevklerimi seviyorlardı. Yanlışı biz yapıyorduk halbuki, biz dış görünüşe aşık oluyorduk daha hiç tanımadan, kim olduğunu bilmeden... Düşündüğümde bu kadını bir seks objesi olarak görmek gibi bir şeydi belki de onun dış görünüşünü sevmek, bir kadına "sadece" "güzelsin" demek bir nevi hakaret sayılırdı bence, iltifat onun davranışlarına yapılmalıydı. Bilmiyorum beni dış görünüşüm için seven de olmuştur belki, ahım şahım bir dış görünüşüm yok aslında ama bunun şüphesinden bile rahatsız olmuşumdur hep, "beni dış görünüşüm için sevme" diye çok tembihlemişimdir karşımdakine. Çünkü Allah'ın bahşettiği bir özelliktir dış görünüş ve ben onu elde etmek için hiçbir çaba göstermedim.Benim için çaba gösterdiğim özelliklerim daha değerli olmuştur her zaman ve olması gereken de bu bence. Aksi takdirde, insana kendini boş insanmış gibi hissettirebiliyor bu tutum. Eğer dış görünüşe göre seveceksen de birini, yüzündeki bir yara izini sev, çok neşeli birinin dudaklarının etrafında oluşmuş kırışıklıkları sev ne bileyim yaşamına dair bir şeyi sev. Göreceksiniz ki, mutluluk bir kızın 90-60-90 fiziğinde ya da bir erkeğin müthiş baklava şeklinde karın kaslarında değil, mutluluk en kötü anında bile sana tebessüm ettirebilen seni anlayan birinde.
Bunları ben yazıyorum, saçmalamışsın diyen de olabilir elbet haklı da olabilirler kendi düşüncelerimi paylaştım. Dış görünüşünden etkilenmediğiniz,düşünceleri size uygun olan biriyle de sevgili olun demiyorum onlardan da çok güzel arkadaş olur belki de. Ama gönül ilişkisi kuracağınız birini seçerken de bir tutam dış güzellik koyarken, iki tutam da iç güzellik koyarak hazırlayın size uygun olan karışımı.

Dipnot: Bunu yazan kişi, tuhaf bir insandır. Hiç görmediği birinin sadece sesini duyarak, düşüncelerine ve tatlı diline aşık olmuş ona "dış görünüşün nasıl olursa olsun seni seveceğim" demiş ve gördüğünde daha da çok sevmiş sıradışı ilişkiler aşamış bir adamdır. Yazım abartılı gelmişse pek takmayın derim :)

2 Mart 2012 Cuma

Hayatı Anlama ve Anlatma Çabalarım Vol:1

Saat sabaha doğru 6'ya doğru gelirken bu sefer aldığım yüksek dozda kafeinin de yarattığı gece kafasıyla yazıyorum yazımı...Geçmişimle olan yüzleşmem bu aralar daha çok kendini gösterir oldu, hayli düşünmekten olsa gerek uyku sorunu yaşadığımı düşünüyorum.Bazen beynimi aldırmak istediğim oluyor, o zamanlardan biri de şu an içinde bulunduğum andır.Zaten bilim insanlarının dediğine göre insan hayvanı dediğimiz malukat beyninin %10'unu kullanıyormuş, ben de onların yalancısıyım ama bazen bu %10 bile fazla geliyor oldu bana sanki :) Yatağıma yattığımda saatlerce eski aşklarımı, pişmanlıklarımı, sevinçlerimi, özlemlerimi, gelecek kaygısını vs. birçok şeyi düşünmekten, kendimi elimde bir sigarayla odamın camında ya da evimin balkonunda uzaklara dalmış bakarken bulur oldum.Ben de bunları boş boş düşünüp duracağıma yazıya dökeyim dedim ve bundan ötürü şu an burada bir şeyler karalamaya çalışıyorum.Düşündüğüm o kadar çok şey var ki; bilhassa geçmiş hakkında.Ben geçmişte yaşamamayı yeğleyenlerdenimdir aslında ama geleceği şekillendirenin geçmiş olduğunu bilenlerdenimdir.Geçmiş; bir insanın temelidir ve sağlamlığını o belirler diye düşünüyorum.Ayakları yere basan sağlam karakterli, güçlü bir kişiliğe sahip olduğumu umuyorum ve bunu da geçmişte yaşattıklarım ve bana yaşatılanlardan kaynaklı olduğu kanısındayım.Yaşadığım her kötü olayda acıya duyarlılık frekansımın biraz daha yükseldiği ve kimilerinin ağlayıp sızladığı olayların bana ne kadar sıradan geldiğini farkettim.Geçmiş ile temel arasında bağlantı kurarken demek istediğim sağlamlık buydu tam anlamıyla.Artık eskisinden çok daha dayanıklıyım ve arkadaşlarımın dert yandığı çoğu soruna sıradanmış gözüyle bakar oldum.Bir yandan güzel bir şey gibi de gelse aslında belki de ben insansı duygularımı kaybetmeye başlar oldum.Hayatı çok severim, neşeli bir yapım vardır karamsar bir imaj yaratmak istemem ama bu temel sağlamlığı (görmüş, geçirmişlik mi desem bilemedim) hayatın heyecanı azaltır oldu sanki.Çoğu şeye üzülmemek, beraberinde çoğu şeye sevinmemeyi de getirdi gibi.Aşk acısı çekmiyorum artık çekmeyeceğimi de düşünüyorum ama aşk sevinci gibi bir şey de yaşamayacağım gibi geliyor.O heyecan sanki artık hiç olmayacakmış, bazı duygulardan mahrum kalcakmışım gibi geliyor hayatımın geri kalan kısmında.Zıtlar dengesi tam anlamıyla bu olsa gerek, hayat bir tahtaravalli sanki bir ucu yere değmeyecek şekilde dengede duran.Omzumuzdan attığımız yükün, karşıtını da atıyoruz aynı zamanda...
Tam olarak hiçbir zaman kendimi anlatamadığımı ve tam olarak hiçbir zaman anlaşılmadığımı düşünen biri olarak muhtemelen yine kendimi tam anlamıyla anlatamadım ve eğer bu yazıyı okuyorsanız beni tam olarak anlamadınız ama içimden geçenleri nü bir şekilde aktarmaya çalıştım yine, anlayana...

18 Şubat 2012 Cumartesi

Demo Niteliğinde Yazılar Vol:1

Gecenin en güzel vaktinde, yazdıklarıma düzeltme yapıp, tekrar okumadan yazacağım yine... Affola, sürçi lisan edersek şimdiden. Zaten yazdıklarım da, birileri okusun diye yazılan şeyler değil diye belirtmiştim, kendime yazıyorum :) Bir nevi ruh halimin günlük defteri gibi bir şey olacak bu sayfa bu gidişle.
Boş bardaklarla süslenmiş bana göre gayet düzenli odamda; hafiften gelen tarzını bile bilmediğim müziğin tıngırtısı eşliğinde, yarısı benle bütünleşmiş kırmızı şarabımla bakışıyorum öylece. Özlemişim bu yalnızlığı, kafamı dinlemenin huzurunu... Hafiften de gece kafasıyla karışık, alkolün (0,8 lik özkütlesi sağolsun kanıma sudan daha çabuk karıştı) de bi nebze etkisiyle şu anda melankolinin dibine vurmuş bulunmaktayım. Ve cesaretim tavan yapmış bir şekilde, ulu orta söylemeye cesaret edemeyeceğim çoğu şeyi söylemenin eşiğindeyim. Hatta bazılarını söyleyeyim de... Kendimi sorguladığım şu dönemde şunu farkettim ki, ben eğer kız olsaydım belki de en son aşık olacağım kişi ben olurdum herhalde. Sadece erkeklere dediğim gibi  :) "Benden çok iyi arkadaş olur,sevgili olmaz". Bir kıza, ilk başlarda hayatının en güzel anlarını yaşatabiliyorken, bir aydan sonra hayatı zehir eden bir insanım işte ben. Ben buyum, hiçbir zaman bir kızdan ayrıldığım için üzülmedim ama onları üzdüm diye çok üzüldüm. Bunu farkettiğim andan beridir belki kimseyi istemiyorum hayatımda artık.ben insanları mutlu edince mutlu olan, mutsuz edince mutsuz olan başkalarının hayatlarına göre yaşayan biriyim belki de. Bu yazı da gece yazılıp, sabah ne kadar saçmalamışım denilip silinecek bir yazı olacak muhtemelen ama...

"Merhaba Dünya" yine ben geldim...

Çok söyler oldum bu "merhaba" sözcüğünü bu aralar yeniden doğuş yaptığım, git gellerle dolu hayatımda.Yeni bir dönem yeni bir sayfa açtım yine kendime.Attım üzerimdeki tonlarca yükü Seit Onbaşı misali bir kenara ve silkelendim, küllerimden yeniden doğdum. Son birkaç ay ruh gibi dolaşırken insanların arasında; beni üzen, sürekli düşündüren ne varsa zor da olsa çıkardım hayatımdan. İnsan bir kere doğar derler ama ben en güzel yaşımda yeniden doğdum diyebilirim. Doğmaktan kasıt, benliğime kavuşmaktı benim demek istediğim aslında. Ve tam da şu anda bunun şerefine kaldırıyorum kadehimi, hoş geldin "Özgür İnsan" seni çok özlemişim be üstad ;)