Az önce bulaşık yıkamaya gittim; malum öğrenci evi yemek sonrası değil, tabak kalmamışsa eğer yemek öncesi yıkanır bulaşıklar genelde. Tam tabakları yıkayacağım; baktım ki karıncalar harıl harıl çalışıyorlar, ofis açmışlar tabağın üstünde. Yaz da geldi ya, yavaştan çıkmışlar ortaya belli ki. "Zarar vermeyeyim şunlara onlar da işçi, emekçiler, bir nevi ekmeğinin peşindeler, orak-çekiççi yaratıklar. Saat kaç olmuş hala çalışıyorlar vardiya nedir bilmeden." dedim.
Bir belgeselde izlemiş olacağım kuvvetle muhtemel; karıncalar yürürken bir salgı bırakırmış, dönüşte o salgıyı takip ederek dönüş yolunu bulurlarmış gibisinde bir şeyler deniliyordu. Öyle bir bilgi sahibi olmuştum işte bir yerden. Gerçekliğini denemek istedim tabi. Amcamın bir bakkal dükkanı var bizim köyde. Küçükken yaz aylarım sıkça orada geçerdi. Bakkalın duvarında telefon kablosunun girdiği bir delik vardı. O delik karıncalar için tapılası bir yer gibi duran bakkala giriş tüneliydi. Parmağımla deliğe doğru giden ve dönen karıncaların izlediği yolu, "acaba salgı var mı?" diye ovaladım. Çok tuhaf! Hepsi ilk önce durdu sonra sağa sola yönelmeye başlayıp dönüş yolunu bulmaya başladılar. Bir nevi Discovery Channel'da yayınlanan Mythbusters programındaki lavuklar gibi çalışmıştım. İzlediğim belgesel doğruydu.
Aklıma bu olay geldi işte. Bir şekilde tabağı yıkamalıydım, onlara yollarını şaşırtmadan. Acizdiler benim gözümde, aslında ağırlıklarının kırk katını da taşıyacak kadar da güçlüydüler kendilerince.
Sonra, ne mi yaptım? Aldım tabağı ve karıncalarla birlikte yıkadım. Karıncaları severim ben ama sadece severim, koruyup kollayamam, sadece sevebilirim. Her yıl farkında olmadan binlercesinin üzerine basıp geçmiyor muyuz zaten? Ama ben farkında olarak yaptım işte. Sonra tekrar bir düşündüm, aciz olan kim diye? Aciz olan bendim halbuki. Sevdiğim bir şeyi dahi koruyamayacak kadar aciz, kendimden bile. 'Bir karıncayı dahi incitemeyecek kişi', o ben değildim maalesef, hiçbirimiz değildi.
Polisiye romanların, filmlerin en vazgeçilmez klişelerinden; "katil mutlaka olay yerine dönecektir" sözünde de dediği gibi. Aynen ben de cinayet mahaline gittim ve bir sigara yaktım. Şimdi de döndüm, yüzsüz gibi taziye mektubu yazıyorum...
ozgurmalcok
nüdist yazılar...
14 Nisan 2013 Pazar
28 Mart 2013 Perşembe
Duygu Kürtajı
Uzunca hoş sohbet geçen, "öyle işte" dedirten bir konuşmanın ardından. Ve birkaç saniyelik susma mesafesinden sonra "hoşgeliniz, beni etkilediniz" tabelası altında konuşma başlar...
♀-Sen bir kadının ne istediğinden iyi anlıyorsun aslında.(Tebessümlü gözlerle nabız yoklama)
♂-Öyle diyorlar, bilmiyorum anlıyorum galiba az biraz.(Duymayı beklediği soru karşısında kendinden emin cevap)
♀-Peki düşünmüyor musun hayatında kimseyi?(Konuya girme sorusu)
♂-Kendime vakit ayıramıyorum, bir de sevgiliyle uğraşamam. İlişkiyi yürütmek zor iş. Benim gibi özgürlüğüne düşkün, değişken ruhlu biri için daha da zor oluyor. Uzun ömürlü olmuyor ilişkilerim genelde. Bir ilişkiye başlarsam iki taraftan biri ya da ikisi elbet üzülecek. Zaten bu dünyada mutsuz insan fazla, mutsuz nüfusu arttırmaya lüzum yok.(Geçmiş kötü tecrübelere dem vurma)
♀-Hmmm. Çok karamsarsın ama belli ki kötü tecrübelerin olmuş. Belki de gerçekten sevmemişsindir hiçbirini, ondan bu kadar kısa ömürlü olmuştur ilişkilerin.(Optimist yaklaşımla karamsarlığı dağıtmaya çalışma.)
Montun sağ cebine giden el, paketten çıkarılan bir sigara, pantolonun sol cebine giden el, yanmaya hazır bir çakmak, sigaranın yakılması ve cevaben yapılan konuşma...
♂-İlişkiye başlamadan önce sevmek için zilyon tane neden bulabiliyor insan. Çoğunda "ahanda evleneceğim kadını buldum" diyorsun. Aşık olduğun an karşındakini öyle bir büyütüyorsun ki gözünde ama ileride aslında o kadar da büyütülecek bir yanı olmadığının farkına varıyorsun. Bu arada aşık da olmadım ben hiç sanırsam olduğumu sandım sadece. O yüzden duygularımı yavaşça çürütmektense, derin dondurucuda saklamayı tercih eder oldum artık ben de. Saf ve çocuksu kalıyorlar orada kimseye zararları olmuyor, ne güzel.(Durumu açıklama gayreti)
♀-Enteresan! Kendince haklısın tabi. Ama ön yargıların da var gibi. Korkuyorsun biraz, belli ki yıpranmışsın ama böyle hep sonunda ne olur diye düşündükçe mutlu olamazsın ki. Tadını çıkarmaya bak sonunda mutluluk varmış, hüzün varmış bilemez insan.(Olumlu düşünce aşılama çalışmalarına devam etme)
♂-Haklısın orası öyle tabi.(Tartışmadan kaçmak için verilen kısa cevap)
♀-Seni sevdim, çok farklısın herkesten.(Muhabbeti devam ettirmeye çalışma)
♂-Teşekkür ederim, herkese benzememeye çalışırım.(Noktalı virgül)
♀-Ama bu kadar karamsar düşünme lütfen. Emin ol bu düşüncelerini çürütecek biri çıkacak karşına.(İlla kanına girecek, kafaya koymuş bir kere)
♂-Umarım ama daha zamanının gelmediğini düşünüyorum.(Yine noktalı virgül)
♀-Beklemediğin zamanda gelir bulur insanı böyle şeyler.(Biraz kinaye)
♂-Orası öyle tabi. Murphy kanunları...(Muhabbete nokta koyma)
Orta-uzun bir sessizlik ve düşük garda doğru...
♀-Seni seviyorum.(Sol kroşe, Episode 2 başlangıcı denilebilir)
♂-Ben de seni sevdim. iyi bir kızsın.(Anlamazdan gelme, tebessüm etme)
♀-Ben o manada sevmiyorum ama seni.(Biraz ciddiyet)
♂-Ne manada seviyorsun?(Salağa yatma)
♀-Anla işte şapşal!(Hafif sinir ama "şapşal" kullanarak cümleyi sempatikleştirmeye çalışma)
Sigara söndürülür ve derin bir iç çekiş...
♂-Gel sana yapabileceğim en büyük iyiliği yapayım. Benimle neden yapamazsın detaylı bir açıklayayım. (Fazla ciddi ama empatik konuşma.). (Ayrıca bir duygu zamparasının anatomisi, duygu zamparaları ego tatminiyle yaşamlarını idame ettirirler. Karşı tarafı alttan alta etkileyip, sonra da bim bam bom.)
♀-Peki.(Bu kelimenin kelime anlamı hakkında hiç bir şey söylenemez, binlerce anlam içerir.)
Ardından konuşma çubuğuyla anlatılamayacak kadar uzun kendini kötülemeler, binlerce "neden olmaz?"'ı açıklayan nedenler gelir ve hiç bir neden bir defa duygularını açık etmiş birisini tatmin edemez. Kadınlar arzu edilmek ister ve bunun için çaba gösterir. Karşında ilgisini çeken bir erkek varsa ve o erkek umarsız davranırsa bu onu daha da büyük bir hedef haline getirir.
Daha ceninken öldürülmeye çalışılan duygular vardır. Asla yetişkin olamayacak duygular... İntikam alacak kadar büyüyemeyecektir belki ama laneti her daim onu öldürenin üzerinde olacaktır.
♀-Sen bir kadının ne istediğinden iyi anlıyorsun aslında.(Tebessümlü gözlerle nabız yoklama)
♂-Öyle diyorlar, bilmiyorum anlıyorum galiba az biraz.(Duymayı beklediği soru karşısında kendinden emin cevap)
♀-Peki düşünmüyor musun hayatında kimseyi?(Konuya girme sorusu)
♂-Kendime vakit ayıramıyorum, bir de sevgiliyle uğraşamam. İlişkiyi yürütmek zor iş. Benim gibi özgürlüğüne düşkün, değişken ruhlu biri için daha da zor oluyor. Uzun ömürlü olmuyor ilişkilerim genelde. Bir ilişkiye başlarsam iki taraftan biri ya da ikisi elbet üzülecek. Zaten bu dünyada mutsuz insan fazla, mutsuz nüfusu arttırmaya lüzum yok.(Geçmiş kötü tecrübelere dem vurma)
♀-Hmmm. Çok karamsarsın ama belli ki kötü tecrübelerin olmuş. Belki de gerçekten sevmemişsindir hiçbirini, ondan bu kadar kısa ömürlü olmuştur ilişkilerin.(Optimist yaklaşımla karamsarlığı dağıtmaya çalışma.)
Montun sağ cebine giden el, paketten çıkarılan bir sigara, pantolonun sol cebine giden el, yanmaya hazır bir çakmak, sigaranın yakılması ve cevaben yapılan konuşma...
♂-İlişkiye başlamadan önce sevmek için zilyon tane neden bulabiliyor insan. Çoğunda "ahanda evleneceğim kadını buldum" diyorsun. Aşık olduğun an karşındakini öyle bir büyütüyorsun ki gözünde ama ileride aslında o kadar da büyütülecek bir yanı olmadığının farkına varıyorsun. Bu arada aşık da olmadım ben hiç sanırsam olduğumu sandım sadece. O yüzden duygularımı yavaşça çürütmektense, derin dondurucuda saklamayı tercih eder oldum artık ben de. Saf ve çocuksu kalıyorlar orada kimseye zararları olmuyor, ne güzel.(Durumu açıklama gayreti)
♀-Enteresan! Kendince haklısın tabi. Ama ön yargıların da var gibi. Korkuyorsun biraz, belli ki yıpranmışsın ama böyle hep sonunda ne olur diye düşündükçe mutlu olamazsın ki. Tadını çıkarmaya bak sonunda mutluluk varmış, hüzün varmış bilemez insan.(Olumlu düşünce aşılama çalışmalarına devam etme)
♂-Haklısın orası öyle tabi.(Tartışmadan kaçmak için verilen kısa cevap)
♀-Seni sevdim, çok farklısın herkesten.(Muhabbeti devam ettirmeye çalışma)
♂-Teşekkür ederim, herkese benzememeye çalışırım.(Noktalı virgül)
♀-Ama bu kadar karamsar düşünme lütfen. Emin ol bu düşüncelerini çürütecek biri çıkacak karşına.(İlla kanına girecek, kafaya koymuş bir kere)
♂-Umarım ama daha zamanının gelmediğini düşünüyorum.(Yine noktalı virgül)
♀-Beklemediğin zamanda gelir bulur insanı böyle şeyler.(Biraz kinaye)
♂-Orası öyle tabi. Murphy kanunları...(Muhabbete nokta koyma)
Orta-uzun bir sessizlik ve düşük garda doğru...
♀-Seni seviyorum.(Sol kroşe, Episode 2 başlangıcı denilebilir)
♂-Ben de seni sevdim. iyi bir kızsın.(Anlamazdan gelme, tebessüm etme)
♀-Ben o manada sevmiyorum ama seni.(Biraz ciddiyet)
♂-Ne manada seviyorsun?(Salağa yatma)
♀-Anla işte şapşal!(Hafif sinir ama "şapşal" kullanarak cümleyi sempatikleştirmeye çalışma)
Sigara söndürülür ve derin bir iç çekiş...
♂-Gel sana yapabileceğim en büyük iyiliği yapayım. Benimle neden yapamazsın detaylı bir açıklayayım. (Fazla ciddi ama empatik konuşma.). (Ayrıca bir duygu zamparasının anatomisi, duygu zamparaları ego tatminiyle yaşamlarını idame ettirirler. Karşı tarafı alttan alta etkileyip, sonra da bim bam bom.)
♀-Peki.(Bu kelimenin kelime anlamı hakkında hiç bir şey söylenemez, binlerce anlam içerir.)
Ardından konuşma çubuğuyla anlatılamayacak kadar uzun kendini kötülemeler, binlerce "neden olmaz?"'ı açıklayan nedenler gelir ve hiç bir neden bir defa duygularını açık etmiş birisini tatmin edemez. Kadınlar arzu edilmek ister ve bunun için çaba gösterir. Karşında ilgisini çeken bir erkek varsa ve o erkek umarsız davranırsa bu onu daha da büyük bir hedef haline getirir.
Daha ceninken öldürülmeye çalışılan duygular vardır. Asla yetişkin olamayacak duygular... İntikam alacak kadar büyüyemeyecektir belki ama laneti her daim onu öldürenin üzerinde olacaktır.
9 Ocak 2013 Çarşamba
Adam Olmak
Başlık her ne kadar beni çok etkileyen, bana benim için çok önemli olan birini hatırlatan Rudyard Kipling'in yazdığı, Bülent Ecevit'in Türkçeye çevirdiği "Adam olmak" şiirini anımsatsa da bu yazıyı yazmama neden olan Ete Kurttekin'in "Benden Adam Olmaz" şarkısı oldu.
Uzun uzun zaman önce, benim için değerli ve bana şu ana kadar en çok değer veren insan tarafından ayrılırken işittiğim bir sözü anımsattı. "Senden adam olmaz.". O anın halet-i ruhiyesiyle haketmediğimi düşündüğüm fakat zamanla hak verdiğim bir sözdü sanırsam. Yoruma açık bir söz olduğunu düşünürüm, adam olmak teriminin standartları nelerdir başta onu irdelemek gerekir. O andaki derin hissiyat karmaşası içinde özümsemediğim bir sözdü, yaralanmanın sıcaklığıyla hissedilmeyen kurşunlar misali.
Günümüzde de çok kullandığımız sözler arasına girdi bu deyim hatta "adamın hasısın, adamın dibisin, adamın dip sosusun, adamın kare köküsün" gibi tanımlar pek de yabancı olduğumuz tanımlar değil. Peki nedir bu adam olmak? Sözlük anlamı: "Toplum tarafından genel olarak kabul görmüş bir ahlaka, kültüre, adaba ve tavra sahip olmak. Makbul olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır." şeklinde. Keza, "Okumuş ama adam olamamış" gibi sözcüklerden de çıkarabileceğimiz üzere adam olmak okullarda öğretilebilecek türden bir özellik de değil belli ki.
O sözü duyana kadar; iyi bir insan olduğumu, adam gibi adam olduğumu düşünürken değer verdiğim birinden duymak beni rencide etmekten öte adam olmadığım hissine kaptırdı zamanla. Yarı yolda terkedip gidenlerden olmuştum onun için, o yüzden haklıydı. Yani "adam olmak" göreceli bir kavramdı, başkası deseydi haketmediğimi düşünürdüm ama onun tarafından bakıldığında hakkını da veriyordum sözün. Arkadaşlık ilişkilerinde uzun ömürlü duracell piller gibi biri olsam da, ilişkilerimde sıradan çinko karbon pillerden farkım yoktu. Yara almış surattaki morluğu gizlemeye çalışan fondöten gibi, başka ilişkilerle kapatıyordum üstünü yara aldığım ilişkilerin. Birinin canını yaktıysam elbet bir sonraki benim canımı yakıyor, sonra ben sıradakinin, daha sonraki tekrar benim canımı yakıyor... Böyle danışıklı dövüşmüş gibi kendini tekrar edip sirkülasyon sağlanıyordu hayatta. Aldığım yaraları kapatmaya çalışa çalışa, tıpkı fondötenin yüzü zamanla eskittiği gibi bende eskiyordum zamanla.
Üzdüklerimize göre adam değil, bizi üzenlere göre bir avuntu kelimesi gibi bir iyi adamdık. Üzdüğümüzü düşündüklerimiz genelde iyi insanlar, bizi üzenler ise genelde kötü insanlar olmuştu gözümüzde. Hayatın düzeni bu olsa gerek iyiler, üzülen taraf oluyor malesef ama onlar adam oluyor işte!
Uzun uzun zaman önce, benim için değerli ve bana şu ana kadar en çok değer veren insan tarafından ayrılırken işittiğim bir sözü anımsattı. "Senden adam olmaz.". O anın halet-i ruhiyesiyle haketmediğimi düşündüğüm fakat zamanla hak verdiğim bir sözdü sanırsam. Yoruma açık bir söz olduğunu düşünürüm, adam olmak teriminin standartları nelerdir başta onu irdelemek gerekir. O andaki derin hissiyat karmaşası içinde özümsemediğim bir sözdü, yaralanmanın sıcaklığıyla hissedilmeyen kurşunlar misali.
Günümüzde de çok kullandığımız sözler arasına girdi bu deyim hatta "adamın hasısın, adamın dibisin, adamın dip sosusun, adamın kare köküsün" gibi tanımlar pek de yabancı olduğumuz tanımlar değil. Peki nedir bu adam olmak? Sözlük anlamı: "Toplum tarafından genel olarak kabul görmüş bir ahlaka, kültüre, adaba ve tavra sahip olmak. Makbul olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır." şeklinde. Keza, "Okumuş ama adam olamamış" gibi sözcüklerden de çıkarabileceğimiz üzere adam olmak okullarda öğretilebilecek türden bir özellik de değil belli ki.
O sözü duyana kadar; iyi bir insan olduğumu, adam gibi adam olduğumu düşünürken değer verdiğim birinden duymak beni rencide etmekten öte adam olmadığım hissine kaptırdı zamanla. Yarı yolda terkedip gidenlerden olmuştum onun için, o yüzden haklıydı. Yani "adam olmak" göreceli bir kavramdı, başkası deseydi haketmediğimi düşünürdüm ama onun tarafından bakıldığında hakkını da veriyordum sözün. Arkadaşlık ilişkilerinde uzun ömürlü duracell piller gibi biri olsam da, ilişkilerimde sıradan çinko karbon pillerden farkım yoktu. Yara almış surattaki morluğu gizlemeye çalışan fondöten gibi, başka ilişkilerle kapatıyordum üstünü yara aldığım ilişkilerin. Birinin canını yaktıysam elbet bir sonraki benim canımı yakıyor, sonra ben sıradakinin, daha sonraki tekrar benim canımı yakıyor... Böyle danışıklı dövüşmüş gibi kendini tekrar edip sirkülasyon sağlanıyordu hayatta. Aldığım yaraları kapatmaya çalışa çalışa, tıpkı fondötenin yüzü zamanla eskittiği gibi bende eskiyordum zamanla.
Üzdüklerimize göre adam değil, bizi üzenlere göre bir avuntu kelimesi gibi bir iyi adamdık. Üzdüğümüzü düşündüklerimiz genelde iyi insanlar, bizi üzenler ise genelde kötü insanlar olmuştu gözümüzde. Hayatın düzeni bu olsa gerek iyiler, üzülen taraf oluyor malesef ama onlar adam oluyor işte!
18 Aralık 2012 Salı
Teselli İkramiyesi
Cebi delik pantolona koyulmuş yüksek meblağda para gibi anlamadan yitirmişti değerlilerini. Yanlış yer ve zamana kurban edilmiş fırsatlardan biriydi hepsi. Ruhunu, zaman denen terziye diktirmeye giderken yakalamıştı onu çoğu, cebi delik halde. Yoldayken çıkardı zaten hep böyle şeyler karşısına. Bir şeylerden kaçarken, yolunu şaşırdığı anlarda arayıp da bulamayacağı kuytu, tenha köşelerde sıkışmış, keşfedilmeyi bekleyen saklı cennetlere rastlardı en beklenmedik anlarda. Büyük kayıpların ardından gelen dibe vuruşun teselli ikramiyesi gibi. Nasıl değerlendireceğini bilemediğin.
17 Kasım 2012 Cumartesi
Demo Niteliğinde Yazılar Vol:2
Geldi, durdu, gitti. Geldi, durdu, gitti. Geldi, durdu, siktir olup gitti... Üç notalı, nakaratı uzun başa saran bir şarkıydı hayatına giren kadınlar onun için. Tek düze olmuş, kendini tekrar eden bir hayat! Gittikten sonra hepsinin aynı olduğu, varlıklarında ise "bu seferki farklı" dedirten, girdili çıktılı, kapı eşiğinden bakmalı kısa süreli hayat paylaşımlarıydı hepsi.
Misafirdi hep birilerinin hayatında, kalıcı değildi. O da istiyordu belki bir düzen kurmayı lakin yadırgıyordu belli bir zaman sonra yerini. Belki de "misafir şımartılmasını" seviyordu, kısa süreli el üstünde tutulmaları... Kimi kraliçe, kimi prenses, kimisi sultandı; demokrasi, hak ve eşitlikten söz edilemezdi. Çünkü daima birisi daha çok severdi, orta yolu yoktu. Eşit diye bir şey de yoktu zaten. Matematikteki soyut değerler için var olmuş bir kelimeydi, hayata uyarlandığında pratikte sınıfta kalan bir kelime.
O iyi olanı sevmek istiyordu sadece. Karşısına çıkan kendini ne kadar özel hissetse de onu özel kılan kendisi değil, karşısındaki adamın değer verilebilecek küçücük bir nokta dahi görse onu ödüllendirmek için elini korkak alıştırmamasıydı.
En sonunda hep yanıldığını fark etti. Hepsi kendisini özel hissetmişti ama onunla birlikteyken özel olduklarının farkına o an için varamıyorlardı. O öyle bir yüceltmişti ve büyütmüştü ki karşısındakileri, hiçbirisinin hayatına zorla girmemişken hatta çoğu onun hayatına girmeye çalışmışken şimdi kapı dışı edilmeye çalışılıyordu. Bu noktada özelden, genele yaklaşım ışık hızıyla kendisini gösterirdi. Anlıyordu ki bu da farksızdı, diğerlerinden tek farkı çıkış şekliydi belki de.
Hepsinin geri dönüşüne de tanıklık etti gidişlerine şahitlik eden gözleri. Kendini dünyanın en müthiş kadını hissederek gidenler; sıradan, basma kalıp bir varlık olduklarını hissettikleri gibi geri dönmeye çalıştıklarında, o zaten sıradan olduklarını gidiş anında anlayıp çoktan kapatıp kilitlemişti onlara kapıyı, asla açılmayacakmışçasına.
Hata yaptı, yaptı, yaptı, bir daha yaptı... Hatasının ne olduğunu da biliyordu, fazla değer yüklemek olduğunu da fark etti hep ama "ya bu hakediyorsa" dedi ve yine hata yaptı, yanıldı.
Değişti, ne mutlu ki en sonunda değişti. Anladı ki hayatına giren hiçbiri onun kadar değerli değildi. Yarattığı hayali karakterler, süper kahramanlardı sadece. Gerçek hayyatta var olmayan!
Misafirdi hep birilerinin hayatında, kalıcı değildi. O da istiyordu belki bir düzen kurmayı lakin yadırgıyordu belli bir zaman sonra yerini. Belki de "misafir şımartılmasını" seviyordu, kısa süreli el üstünde tutulmaları... Kimi kraliçe, kimi prenses, kimisi sultandı; demokrasi, hak ve eşitlikten söz edilemezdi. Çünkü daima birisi daha çok severdi, orta yolu yoktu. Eşit diye bir şey de yoktu zaten. Matematikteki soyut değerler için var olmuş bir kelimeydi, hayata uyarlandığında pratikte sınıfta kalan bir kelime.
O iyi olanı sevmek istiyordu sadece. Karşısına çıkan kendini ne kadar özel hissetse de onu özel kılan kendisi değil, karşısındaki adamın değer verilebilecek küçücük bir nokta dahi görse onu ödüllendirmek için elini korkak alıştırmamasıydı.
En sonunda hep yanıldığını fark etti. Hepsi kendisini özel hissetmişti ama onunla birlikteyken özel olduklarının farkına o an için varamıyorlardı. O öyle bir yüceltmişti ve büyütmüştü ki karşısındakileri, hiçbirisinin hayatına zorla girmemişken hatta çoğu onun hayatına girmeye çalışmışken şimdi kapı dışı edilmeye çalışılıyordu. Bu noktada özelden, genele yaklaşım ışık hızıyla kendisini gösterirdi. Anlıyordu ki bu da farksızdı, diğerlerinden tek farkı çıkış şekliydi belki de.
Hepsinin geri dönüşüne de tanıklık etti gidişlerine şahitlik eden gözleri. Kendini dünyanın en müthiş kadını hissederek gidenler; sıradan, basma kalıp bir varlık olduklarını hissettikleri gibi geri dönmeye çalıştıklarında, o zaten sıradan olduklarını gidiş anında anlayıp çoktan kapatıp kilitlemişti onlara kapıyı, asla açılmayacakmışçasına.
Hata yaptı, yaptı, yaptı, bir daha yaptı... Hatasının ne olduğunu da biliyordu, fazla değer yüklemek olduğunu da fark etti hep ama "ya bu hakediyorsa" dedi ve yine hata yaptı, yanıldı.
Değişti, ne mutlu ki en sonunda değişti. Anladı ki hayatına giren hiçbiri onun kadar değerli değildi. Yarattığı hayali karakterler, süper kahramanlardı sadece. Gerçek hayyatta var olmayan!
9 Kasım 2012 Cuma
Cinderellalar
Her şey güzeldir en başta, çiçekler, böcekler, falanlar, filanlar... Farklıyımdır diğerlerinden, daha zekisindir, daha anlayışlı, daha komik, daha olgun, daha çocuk, daha deli... Sonra ise hepsi aynıdır benim için böyle düşünenler. Tuhaf bir iz bırakmışımdır ve yok olmuşumdur hayatlarından, zamanla şekil değiştirse de o iz bazıları için ufak bir tebessüm, bazıları için pişmanlık, bazıları için ise nefret saklar bir parça içinde.
Pişman mıyım? Bakıyorum da değilim, pişman olan ben değilim, pişman olduğumu anlarsam bilin ki o zaman kaybetmişimdir. Kızgınım sadece kendime, değer verilmeyeceklere zamanında ne kadar değer yüklediğim için. Bir değil, iki değil, üç değil... Benleyken fazla götü kalkıktır karşımdakinin, dünyanın en güzel kızı zanneder kendini, dünyanın en tatlısı, şirini vs. tüm güzel anlamları yüklenir. Bakar ki "Ben buysam eğer daha iyilerini hakediyorumdur belki" der. Gider... Gider ama bulamaz sığındığı hiçbir bedende kendini bu kadar fevkalade yapan özellikleri. Dünyanın en güzel, en tatlı, en iyisi değildir halbuki kandırılmıştır belki de benim gözümde o kadar değerli olmuştur ki yanılmıştır. Sonra ne mi olur? Döner... Dönerler hep ama bulamazlar çarptıkları kapının ardında kimseyi. Başka bir kapıyı aralamışımdır çünkü çoktan, eski ben değilimdir. İyi biri de değilimdir artık, duygusuz, umursuz biriyimdir artık.
Onlarla birlikteyken övmem kendimi, karşımdakini yüceltir, kendimi yererim daha çok. Benim yanımda rahat hissetsinler isterim kendilerini, özgüven sahibi olsunlar isterim. Ama ne kadar da yanlış yaptığımı hep daha sonra farkederim. Özgüven güzel bir şeydir fakat onu kullanmayı bilmeyen, eziklik psikolojisine sahip insanlar ne yapacaklarını bilemezler çoğu zaman ve kendilerini bir bok sanıp o bokun içine batarlar belli bir zaman sonra.
Kül kedisi masalından çıkmış gibidir hepsi. Hepsinin bir saati vardır zamanla yok olurlar, sonrasında büyü bozulur her şey masaldaki gibi prensin tekrar onu bulmasıyla tekrardan güzel olduğu gibi olmaz. O prens hiç gelmez, kim bilir hangi kül kedisini prenses yapıyordur, bilinmez.
Pişman mıyım? Bakıyorum da değilim, pişman olan ben değilim, pişman olduğumu anlarsam bilin ki o zaman kaybetmişimdir. Kızgınım sadece kendime, değer verilmeyeceklere zamanında ne kadar değer yüklediğim için. Bir değil, iki değil, üç değil... Benleyken fazla götü kalkıktır karşımdakinin, dünyanın en güzel kızı zanneder kendini, dünyanın en tatlısı, şirini vs. tüm güzel anlamları yüklenir. Bakar ki "Ben buysam eğer daha iyilerini hakediyorumdur belki" der. Gider... Gider ama bulamaz sığındığı hiçbir bedende kendini bu kadar fevkalade yapan özellikleri. Dünyanın en güzel, en tatlı, en iyisi değildir halbuki kandırılmıştır belki de benim gözümde o kadar değerli olmuştur ki yanılmıştır. Sonra ne mi olur? Döner... Dönerler hep ama bulamazlar çarptıkları kapının ardında kimseyi. Başka bir kapıyı aralamışımdır çünkü çoktan, eski ben değilimdir. İyi biri de değilimdir artık, duygusuz, umursuz biriyimdir artık.
Onlarla birlikteyken övmem kendimi, karşımdakini yüceltir, kendimi yererim daha çok. Benim yanımda rahat hissetsinler isterim kendilerini, özgüven sahibi olsunlar isterim. Ama ne kadar da yanlış yaptığımı hep daha sonra farkederim. Özgüven güzel bir şeydir fakat onu kullanmayı bilmeyen, eziklik psikolojisine sahip insanlar ne yapacaklarını bilemezler çoğu zaman ve kendilerini bir bok sanıp o bokun içine batarlar belli bir zaman sonra.
Kül kedisi masalından çıkmış gibidir hepsi. Hepsinin bir saati vardır zamanla yok olurlar, sonrasında büyü bozulur her şey masaldaki gibi prensin tekrar onu bulmasıyla tekrardan güzel olduğu gibi olmaz. O prens hiç gelmez, kim bilir hangi kül kedisini prenses yapıyordur, bilinmez.
19 Ekim 2012 Cuma
Yollar...
Yol: Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık, tarik. (TDK)
Boş boş bakıp da düşündüren ender güzelliklerden biridir yollar benim için. Bir çok hikaye saklıdır içinde. Fotoğraflarda bile en çok sevdiğim fotoğraflar yol fotoğraflarıdır hep ucu bucağı gözükmeyen nerede bittiği gözükmeyen yollar, hayatın ta kendisidir aslında. Yol şarkılarımız vardır, yol hikayelerimiz hepsi birer anıdır bizim için.
Benim gibi durağanlıktan sıkılan biri için çok şey ifade ederler. Yollar gitmek için vardır ya da gelmek için, yollar değişim için vardır, bir şeyleri değiştirmek için, yeni sayfalar açmak için. Üzerine kitap yazmaya çalışsan, hiç sıkıntı çekmeyeceğin bir konudur.
Sonsuzluk kavramı, insan beyninin limitlerini zorlamasına rağmen akıl sır erdiremediği bir kavramdır. Yollarda da bulurum o büyüleyici kavramı. Sonsuzluğu, o bitmek bilmez yollarda.
Yazılacak çok şey varken yazılarımı fazla uzun bulduğumdan kısa keseceğim bu sefer. Kaan Çaydamlı'nın, Afili Filintalardaki o efsane baş yazısıyla bitireceğim. hislerime tercüman olan...
Yol zamanın bir fonksiyonu değildir.
Hız yolun zamana bölünmüş halidir.
İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.
Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir,
aksi durum yolda durmaktır.
Durmak sıkıcıdır.
Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez,
yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.
Yolun bittiği yerde durulmaz.
Ya önce durulur ya durulmaz.
Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar.
O sularda balık da vardır.
Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir.
Su aktığı yerin rengine bürünmez.
Ama sana öyle gelebilir.
Ayrıca yol bitmez.
O Labirentin duvarıdır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
